Dün kızlarımla kış hazırlığı yaptık. Erişte kestik. Elli yıldır Ankara’da yaşıyorum. Ama doğduğum, büyüdüğüm Balaban’ın geleneklerini unutmadım. Yaşayarak öğrendiklerimi, elimden geldiğince yaşamaya ve yaşatmaya devam ediyorum.
2002 yılından beri gazetelerde yazıyorum. Yazılarımda yalnızca yaşadıklarımı anlatmak istemedim. Balaban’ın kültürünü, geçmişten geleceğe aktarmak, unutulmaması için bildiklerimi yazıya geçirmek istedim. Çünkü bugün “eskidendi” deyip geçtiğimiz nice gelenek, aslında yüzlerce yıllık bir geçmişin taşıyıcısı.
Balaban’da öndüç de bunlardan biridir.
Annemin sık sık söylediği bir söz vardı:
“El ayak tutmuşken…”
Bir de, “Vaktinde ölen babacığım derdi, her iş vaktinde yapılmalı,” derdi.
İnsan elinin ayağının tuttuğu, gücünün yerinde olduğu zamanda yapacağı işi yapmalı. Sonraya bırakmamalı. Çünkü zaman geçiyor, insanın gücü de eskisi gibi kalmıyor.
Biz de dün kızlarımla beş kilo undan erişte yaptık. Dört çeşit kestik: İnce erişte, çorbalık; yaprak erişte, yöremizin yapraklı aşı için; Şahre, Çakır aşı ve şehre haşlamada kullandığımız erişte; bir de Tutmaç... Nohut veya mercimekle pişirilen, sumakla ekşiltilen yöresel çorbamız.
Ama Balaban’da erişte kesmek yalnızca erişte yapmak değildi.
Bunun bir usulü vardı. Bir gün önceden hazırlık yapılır, sabah erkenden hamur yoğrulur, bıçaklar bilenir, temiz bezler hazırlanırdı. Öndüç denilen imeceyle birkaç kişi bir araya gelir, çoğu zaman beş altı kişi birlikte çalışırdı.
Erişte damda ya da uygun bir yerde kesilir, sonra özenle serilir, kurutulurdu. Herkesin yapacağı iş belliydi. Bir yandan eller çalışır, bir yandan sohbet edilir, gülüşülür, hatıralar anlatılırdı.
Bir de bunun kendine göre bir eğlencesi vardı.
Evin hanımı erişte kesenlere hizmet eder, bir yandan da kesilen erişteleri sererdi. Erişte kesenlerden biri, oklavayla kestiği erişteyi kaldırıp ev sahibinin önünde tutardı. Bu, “çerez isteriz” demekti.
Ev sahibi de hazırlığını önceden yapmış olurdu. Çeşit çeşit yiyecekleri tabaklara doldurur, erişte kesenlerin yanına koyardı. Böylece işin arasında ikramlar gelir, sohbet koyulaşır, herkesin yüzü gülerdi.
Ne güzel bir gelenekmiş...
İş vardı ama yalnızca iş değildi. Şaka vardı, ikram vardı, paylaşmak vardı. Evin bereketi sofraya, sofranın neşesi işe karışırdı.
Çocuklar da büyükleri izler, görerek öğrenirdi.
Öndüç sadece bir iş bölümü değildi.
Bir sosyal buluşmaydı. Dayanışmaydı. Paylaşmaydı. Bereketti. Büyüklerin bildiğini küçüklerin görerek öğrenmesiydi.
O yıllarda hazır, paketlenmiş yiyecekler yoktu. Evde ne yapılacaksa elde yapılırdı. Erişte de öyleydi.
Erişte kesimi bittikten sonra, o emeğin ardından birlikte yemek yenirdi. Sıcak ekmek, yağlı ekmek, çay... Sonra herkes evinde ne varsa onu pişirirdi. Dün biz de bol yağlı lahana sarması yaptık, ayranla birlikte sofraya koyduk.
Eskiden bir eriştenin içinde yalnızca un, su ve emek yoktu.
İnsan vardı.
Sohbet vardı.
Komşuluk vardı.
İmece vardı.
Gelenek vardı.
Hatıra vardı.
Dün kızlarımla erişte keserken birden çocukluğuma gittim.
Demet ve Derya da çocukken Balaban’da bunları görmüşlerdi. O zamanlar hiç düşünmemiştim; çocuklar ne kadarını hatırlıyor, ne kadarını öğreniyor diye...
Meğer çocuk deyip geçmemek lazımmış.
Eriştenin nasıl kesileceğini, nasıl serileceğini, nasıl kurutulacağını biliyorlardı. Eller işe alışkındı. Bıçak sesleri bile bana yıllar öncesini hatırlattı.
Sanki bir anda Balaban’ın damındaydım.
Kadınlar gözümün önünden geçti. Sabahın erken saatleri, hazırlanan hamurlar, serilen temiz bezler, kuruyan erişteler, sıcak ekmek, çay, sofralar...
Ne çok şey yaşamışız.
Ne çok şeyi farkında olmadan öğrenmişiz.
Elli yıldır Ankara’da yaşıyorum. Ama Balaban’ı yalnızca hatırlamamışım.
Yaşamışım.
Yaşatmışım.
Hem de farkında olmadan kızlarıma aktarmışım.
O anda içimden bir ses geçti:
“Nermin, sen bunu başarmışsın.”
Benim yıllardır yazılarımda anlatmaya çalıştığım da buydu zaten:
Geçmişin güzelliklerini geleceğe aktarmak.
Çünkü geçmiş yalnızca geçmişte kalmamalı. Gelenek, gelecek kuşağa bırakılan bir emanettir.
Bugün kızlarımla birlikte kestiğimiz erişte, benim için yalnızca kış hazırlığı değildi. Çocukluğumdan bugüne uzanan bir yoldu.
El ayak tutmuşken...
Yapılacak çok iş, anlatılacak çok hatıra var.
Ve ben biliyorum ki geçmişin güzellikleri geleceğe aktarılıyorsa, hiçbir gelenek bütünüyle kaybolmaz.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Nermin Yılmaz Akbalaban
YAĞMUR YAŞ OLMADAN, EL AYAK TUTMUŞKEN
Dün kızlarımla kış hazırlığı yaptık. Erişte kestik. Elli yıldır Ankara’da yaşıyorum. Ama doğduğum, büyüdüğüm Balaban’ın geleneklerini unutmadım. Yaşayarak öğrendiklerimi, elimden geldiğince yaşamaya ve yaşatmaya devam ediyorum.
2002 yılından beri gazetelerde yazıyorum. Yazılarımda yalnızca yaşadıklarımı anlatmak istemedim. Balaban’ın kültürünü, geçmişten geleceğe aktarmak, unutulmaması için bildiklerimi yazıya geçirmek istedim. Çünkü bugün “eskidendi” deyip geçtiğimiz nice gelenek, aslında yüzlerce yıllık bir geçmişin taşıyıcısı.
Balaban’da öndüç de bunlardan biridir.
Annemin sık sık söylediği bir söz vardı:
“El ayak tutmuşken…”
Bir de, “Vaktinde ölen babacığım derdi, her iş vaktinde yapılmalı,” derdi.
İnsan elinin ayağının tuttuğu, gücünün yerinde olduğu zamanda yapacağı işi yapmalı. Sonraya bırakmamalı. Çünkü zaman geçiyor, insanın gücü de eskisi gibi kalmıyor.
Biz de dün kızlarımla beş kilo undan erişte yaptık. Dört çeşit kestik: İnce erişte, çorbalık; yaprak erişte, yöremizin yapraklı aşı için; Şahre, Çakır aşı ve şehre haşlamada kullandığımız erişte; bir de Tutmaç... Nohut veya mercimekle pişirilen, sumakla ekşiltilen yöresel çorbamız.
Ama Balaban’da erişte kesmek yalnızca erişte yapmak değildi.
Bunun bir usulü vardı. Bir gün önceden hazırlık yapılır, sabah erkenden hamur yoğrulur, bıçaklar bilenir, temiz bezler hazırlanırdı. Öndüç denilen imeceyle birkaç kişi bir araya gelir, çoğu zaman beş altı kişi birlikte çalışırdı.
Erişte damda ya da uygun bir yerde kesilir, sonra özenle serilir, kurutulurdu. Herkesin yapacağı iş belliydi. Bir yandan eller çalışır, bir yandan sohbet edilir, gülüşülür, hatıralar anlatılırdı.
Bir de bunun kendine göre bir eğlencesi vardı.
Evin hanımı erişte kesenlere hizmet eder, bir yandan da kesilen erişteleri sererdi. Erişte kesenlerden biri, oklavayla kestiği erişteyi kaldırıp ev sahibinin önünde tutardı. Bu, “çerez isteriz” demekti.
Ev sahibi de hazırlığını önceden yapmış olurdu. Çeşit çeşit yiyecekleri tabaklara doldurur, erişte kesenlerin yanına koyardı. Böylece işin arasında ikramlar gelir, sohbet koyulaşır, herkesin yüzü gülerdi.
Ne güzel bir gelenekmiş...
İş vardı ama yalnızca iş değildi. Şaka vardı, ikram vardı, paylaşmak vardı. Evin bereketi sofraya, sofranın neşesi işe karışırdı.
Çocuklar da büyükleri izler, görerek öğrenirdi.
Öndüç sadece bir iş bölümü değildi.
Bir sosyal buluşmaydı. Dayanışmaydı. Paylaşmaydı. Bereketti. Büyüklerin bildiğini küçüklerin görerek öğrenmesiydi.
O yıllarda hazır, paketlenmiş yiyecekler yoktu. Evde ne yapılacaksa elde yapılırdı. Erişte de öyleydi.
Erişte kesimi bittikten sonra, o emeğin ardından birlikte yemek yenirdi. Sıcak ekmek, yağlı ekmek, çay... Sonra herkes evinde ne varsa onu pişirirdi. Dün biz de bol yağlı lahana sarması yaptık, ayranla birlikte sofraya koyduk.
Eskiden bir eriştenin içinde yalnızca un, su ve emek yoktu.
İnsan vardı.
Sohbet vardı.
Komşuluk vardı.
İmece vardı.
Gelenek vardı.
Hatıra vardı.
Dün kızlarımla erişte keserken birden çocukluğuma gittim.
Demet ve Derya da çocukken Balaban’da bunları görmüşlerdi. O zamanlar hiç düşünmemiştim; çocuklar ne kadarını hatırlıyor, ne kadarını öğreniyor diye...
Meğer çocuk deyip geçmemek lazımmış.
Eriştenin nasıl kesileceğini, nasıl serileceğini, nasıl kurutulacağını biliyorlardı. Eller işe alışkındı. Bıçak sesleri bile bana yıllar öncesini hatırlattı.
Sanki bir anda Balaban’ın damındaydım.
Kadınlar gözümün önünden geçti. Sabahın erken saatleri, hazırlanan hamurlar, serilen temiz bezler, kuruyan erişteler, sıcak ekmek, çay, sofralar...
Ne çok şey yaşamışız.
Ne çok şeyi farkında olmadan öğrenmişiz.
Elli yıldır Ankara’da yaşıyorum. Ama Balaban’ı yalnızca hatırlamamışım.
Yaşamışım.
Yaşatmışım.
Hem de farkında olmadan kızlarıma aktarmışım.
O anda içimden bir ses geçti:
“Nermin, sen bunu başarmışsın.”
Benim yıllardır yazılarımda anlatmaya çalıştığım da buydu zaten:
Geçmişin güzelliklerini geleceğe aktarmak.
Çünkü geçmiş yalnızca geçmişte kalmamalı. Gelenek, gelecek kuşağa bırakılan bir emanettir.
Bugün kızlarımla birlikte kestiğimiz erişte, benim için yalnızca kış hazırlığı değildi. Çocukluğumdan bugüne uzanan bir yoldu.
El ayak tutmuşken...
Yapılacak çok iş, anlatılacak çok hatıra var.
Ve ben biliyorum ki geçmişin güzellikleri geleceğe aktarılıyorsa, hiçbir gelenek bütünüyle kaybolmaz.