Çok çabuk eskitiyoruz her şeyi…
Eşyayı da, hatıraları da, dostlukları da, hatta birbirimizi bile… Oysa eskiden bir şeye sahip olmak kolay değildi. İnsanlar aldıkları bir eşyayı yıllarca özenle kullanır, yıpransa tamir eder yine atmazdı. Çünkü her eşyanın, bir hatırası, bir emeği vardı.
Bizim çocukluğumuzdaki evlerin ruhu vardı sanki. Her ev birbirinden farklıydı. Taş duvarlı, kerpiç kokulu, ahşap tavanlı evler… Yazın serin, kışın sıcak tutardı insanı. Geniş avluları olurdu. Bir köşesinde reyhan, bir köşesinde gül açardı. Dam başlarında yaz geceleri yatılır, yıldızlar seyredilirdi. Sokaktan geçenin sesi duyulur, evin içi hayattan kopmazdı.
O yıllarda hayatın kendisi daha yavaştı, daha derindi. İnsanlar acele etmezdi. Bir iş yapılacaksa önce konuşulur, sonra sabırla yapılırdı. Çocuklar büyükleri dinler, büyükler de çocuklara vakit ayırırdı.
Evlerin yapısı bile farklıydı. Beton değil, toprakla taşın uyumuydu. Her köşede emek, her duvarda ustalık vardı. Ev dediğin sadece barınak değil, aynı zamanda bir yaşam kültürüydü.
Eskiden kullanılan eşyalar da bugünkü gibi hemen eskimezdi. Bakır kaplar vardı mesela… Kalaylanır, parlatılır, nesilden nesile kullanılırdı. Hem sağlıklı, hem dayanıklıydı. Bakır kazanda pişen yemeğin tadı başka olurdu. Annelerimiz sabah erkenden oturup külle bakırları ovar, ayna gibi parlatırdı. Şimdi çoğu şey bir iki yılda bozuluyor. Tamir etmek yerine atıp yenisini almak öğretiliyor insanlara.
“Bu yıl moda”, “Bu sezon moda”, diyerek insanları sürekli yenisine yönlendiriyorlar. Daha geçen yıl alınan eşya eski sayılıyor. Aynı koltuklar, aynı perdeler, aynı süsler… Gösterişli ama ruhsuz evler çoğaldı. İçinde yaşanmışlık olmayan, anı biriktirmeyen evler…
Eskiden bir sedirin üstünde nesiller yaşardı. Kim bilir ne sohbetler, ne hatıralar birikirdi. Şimdi aynı evlerde insanlar yan yana ama uzak gibi… Kalabalık var ama muhabbet eksik.
Sonra dönüp “Ah nerede o eski günler…” diyoruz.
Aslında eski dediğimiz ne varsa bizler tükettik. O özlemle anlattığımız yılları yaşatamadık. Z kuşağı, zamane çocukları diye şikâyet ettiğimiz çocukları da biz büyüttük. Kültürümüzü anlatmadan, yaşatmadan, göstermeden çocuklardan eskiyi bilmelerini bekledik.
Eskiden akşam sofraları sohbet yeriydi, şimdi herkesin elinde telefon var. Eskiden büyüklerin duası alınırdı, şimdi vakitsizlikten hâl hatır bile sorulamıyor. Suç yalnız zamanda değil, biraz da bizlerde galiba…
Kültür dediğin yaşayarak öğrenilir. Çocuk görmediği geleneği bilemez, yaşamadığı sıcaklığı özleyemez. Eğer bugün hâlâ eskiyi özlüyorsak, elimizde kalan güzellikleri kaybetmeden çocuklarımıza anlatmalı, yaşatmalı, göstermeliyiz. Çünkü kökü olmayan ağacın gölgesi de olmaz.
Atalar ne güzel demiş:
“Geçmişini bilmeyen geleceğine yön veremez.”
Belki zamanı geri getiremeyiz ama elimizde kalan güzellikleri koruyabiliriz. Bir kapı çalmakla, bir büyüğü aramakla, bir çocuğa geçmişi anlatmakla başlayabiliriz yeniden. Çünkü insanı ayakta tutan yalnız beton binalar değil; sevgi, hatıra ve kültürdür.
Eski günler geri gelmez… ama biz istersek onların sıcaklığını yaşatabiliriz.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Nermin Yılmaz Akbalaban
O eskidendi dedik, biz eskittik
Çok çabuk eskitiyoruz her şeyi…
Eşyayı da, hatıraları da, dostlukları da, hatta birbirimizi bile… Oysa eskiden bir şeye sahip olmak kolay değildi. İnsanlar aldıkları bir eşyayı yıllarca özenle kullanır, yıpransa tamir eder yine atmazdı. Çünkü her eşyanın, bir hatırası, bir emeği vardı.
Bizim çocukluğumuzdaki evlerin ruhu vardı sanki. Her ev birbirinden farklıydı. Taş duvarlı, kerpiç kokulu, ahşap tavanlı evler… Yazın serin, kışın sıcak tutardı insanı. Geniş avluları olurdu. Bir köşesinde reyhan, bir köşesinde gül açardı. Dam başlarında yaz geceleri yatılır, yıldızlar seyredilirdi. Sokaktan geçenin sesi duyulur, evin içi hayattan kopmazdı.
O yıllarda hayatın kendisi daha yavaştı, daha derindi. İnsanlar acele etmezdi. Bir iş yapılacaksa önce konuşulur, sonra sabırla yapılırdı. Çocuklar büyükleri dinler, büyükler de çocuklara vakit ayırırdı.
Evlerin yapısı bile farklıydı. Beton değil, toprakla taşın uyumuydu. Her köşede emek, her duvarda ustalık vardı. Ev dediğin sadece barınak değil, aynı zamanda bir yaşam kültürüydü.
Eskiden kullanılan eşyalar da bugünkü gibi hemen eskimezdi. Bakır kaplar vardı mesela… Kalaylanır, parlatılır, nesilden nesile kullanılırdı. Hem sağlıklı, hem dayanıklıydı. Bakır kazanda pişen yemeğin tadı başka olurdu. Annelerimiz sabah erkenden oturup külle bakırları ovar, ayna gibi parlatırdı. Şimdi çoğu şey bir iki yılda bozuluyor. Tamir etmek yerine atıp yenisini almak öğretiliyor insanlara.
“Bu yıl moda”, “Bu sezon moda”, diyerek insanları sürekli yenisine yönlendiriyorlar. Daha geçen yıl alınan eşya eski sayılıyor. Aynı koltuklar, aynı perdeler, aynı süsler… Gösterişli ama ruhsuz evler çoğaldı. İçinde yaşanmışlık olmayan, anı biriktirmeyen evler…
Eskiden bir sedirin üstünde nesiller yaşardı. Kim bilir ne sohbetler, ne hatıralar birikirdi. Şimdi aynı evlerde insanlar yan yana ama uzak gibi… Kalabalık var ama muhabbet eksik.
Sonra dönüp “Ah nerede o eski günler…” diyoruz.
Aslında eski dediğimiz ne varsa bizler tükettik. O özlemle anlattığımız yılları yaşatamadık. Z kuşağı, zamane çocukları diye şikâyet ettiğimiz çocukları da biz büyüttük. Kültürümüzü anlatmadan, yaşatmadan, göstermeden çocuklardan eskiyi bilmelerini bekledik.
Eskiden akşam sofraları sohbet yeriydi, şimdi herkesin elinde telefon var. Eskiden büyüklerin duası alınırdı, şimdi vakitsizlikten hâl hatır bile sorulamıyor. Suç yalnız zamanda değil, biraz da bizlerde galiba…
Kültür dediğin yaşayarak öğrenilir. Çocuk görmediği geleneği bilemez, yaşamadığı sıcaklığı özleyemez. Eğer bugün hâlâ eskiyi özlüyorsak, elimizde kalan güzellikleri kaybetmeden çocuklarımıza anlatmalı, yaşatmalı, göstermeliyiz. Çünkü kökü olmayan ağacın gölgesi de olmaz.
Atalar ne güzel demiş:
“Geçmişini bilmeyen geleceğine yön veremez.”
Belki zamanı geri getiremeyiz ama elimizde kalan güzellikleri koruyabiliriz. Bir kapı çalmakla, bir büyüğü aramakla, bir çocuğa geçmişi anlatmakla başlayabiliriz yeniden. Çünkü insanı ayakta tutan yalnız beton binalar değil; sevgi, hatıra ve kültürdür.
Eski günler geri gelmez… ama biz istersek onların sıcaklığını yaşatabiliriz.