Deprem ülkesiyiz; her gün bir yerlerde sarsıntı duyduğumuzda, o büyük felaketlerden ne kadar ders aldığımızı sorguluyoruz. O gece lapa lapa kar yağıyordu, hava ayazdı. Ülkemizin dört bir yanı beyaz örtü altındaydı; bolluk bereketle gelsin, hayırlı kışlar olsun diye dua ediyorduk.
Sabaha karşı felaketin haberiyle sarsıldık. Saat 04:17’de Kahramanmaraş merkezli 7,7 şiddetindeki deprem, on bir şehri yerle bir etmişti. İnsanların feryatları, acı siren sesleri... Binalar birer domino taşı gibi devriliyor, etraf toz duman içinde bir mahşer yerini andırıyordu. Gün ışıyınca yıkımın boyutu iyice belirdi. Uykuda yakalananlar bir yanda, canını kurtaranlar ise -18 dereceye varan dondurucu soğukla pençeleşiyordu.
Derken saat 13:24’te, bu kez Elbistan merkezli 7,6 şiddetindeki ikinci deprem felaketi katmerledi. İnsanlar kar ve yağmur altında enkazları elleriyle kazıyor, içeriden gelen "Yardım edin!" sesleri çaresizliğin tırnaklarını yüreklere geçiriyordu. İlk günlerin kargaşasında, yardımlar gecikince, o feryatlar dondurucu soğuğa karıştı. Hala kayıp insanlar, yarım kalmış çocukluklar var.
Bir babanın enkaz altında can verip, evladının elini bir an bile bırakmadan o soğukta kurtarılmayı beklediği o anı unutmak mümkün mü? Darende ve Balaban’daki dünya mirası kerpiç evler yıkıldı; can kaybı olmadı belki ama koca bir tarih yok oldu.
Bölge aktif fay hatlarıyla örülüydü, uzmanlar yıllardır hem yetkilileri hem halkı uyarıyordu. Ne yazık ki bu uyarılar kulak ardı edildi, hazırlık yapılmadı ve felaket "geliyorum" diyerek geldi. Dünyanın her yerinde şiddetli depremler oluyor ancak bizde yıkım çok daha geniş ve ağır oldu. Tam bir deprem ülkesi olmamıza rağmen ders almadık, yine hazırlıksız yakalandık. On binlerce yaralı, elli bine yaklaşan can kaybı, milyonlarca ton enkaz... Her afetten sonra "Kader, takdir-i ilahi" deyip unutuyoruz. Deprem bilimciler riskli bölgeleri, fay hatlarını bir bir işaret ederken biz dinlemiyoruz. Uzmanlar "Sağlam zemine sağlam bina yapın; deprem değil, bina öldürür" diyor, biz ise anlamıyoruz.
Dağlar yarıldı, köyler ikiye bölündü, tepeler yer değiştirdi. Yaradan, bu dünyayı milyonlarca yıl süren depremler ve volkanlarla şekillendirerek yaşanacak bir mekan haline getirdi. Doğal afetler hep olacak, asıl mesele bizim alacağımız tedbirdir. Japon uzmanların dediği gibi: "Tanrı sizi uyardı, siz dinlemediniz."
Depremin üzerinden zaman geçti ama yürekler hala yangın yeri. Bir annenin enkazdan çıkardığı anahtarı tutarak, "Şu anahtar için az yedik, az giydik, az gezdik; meğer çocuklarıma mezar almışım" diye hıçkırması kulaklarımızdan silinmiyor. Milyonlarca insanın hikayesi yarım kaldı, bu acı bir ömür sürecek.
6 Şubat, o kara günün her yıldönümünde kabristanlarda acılar tazelenecek. Sultan Süleyman’ın kendisini teselli etmeye çalışan Rüstem Paşa’ya, "Paşa, Paşa! Ne evlat senin, ne devlet senin" dediği gibi; ateş düştüğü yeri yakıyor. Millet olarak Kurtuluş Savaşı ruhuyla tek yumruk olduk. İlk şok atlatılıp cenazeler defnedilince, o sessizlikte acının büyüklüğü daha derinden hissedildi.
Yaşanacak yarınlar, kurulan hayaller enkaz altında kaldı. Nice ocaklar söndü, hala barınma ve ekonomik sıkıntılarla boğuşan canlar var. Artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz.
Bu yaralar ancak bizi biz yapan değerlerle, bir ekmeği bölüşerek, dayanışmayla sarılacak. "Bu da geçer" diyoruz ama delip geçiyor. Bu musibetten tek bir ders çıkaralım ki bu acılar bir daha yaşanmasın. O enkazın altında sadece binalar değil, insan olan herkes kaldı. Allah’ın yardımıyla ve el birliğiyle çıkacağız o karanlıktan. Söylenecek söz çok, lakin kelimeler kifayetsiz...
Depremde yitirdiğimiz tüm canlara rahmet, geride kalanlara sonsuz sabır diliyorum.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Nermin Yılmaz Akbalaban
ASRIN FELAKETİ DEĞİL, AKLIN FELAKETİ
Deprem ülkesiyiz; her gün bir yerlerde sarsıntı duyduğumuzda, o büyük felaketlerden ne kadar ders aldığımızı sorguluyoruz. O gece lapa lapa kar yağıyordu, hava ayazdı. Ülkemizin dört bir yanı beyaz örtü altındaydı; bolluk bereketle gelsin, hayırlı kışlar olsun diye dua ediyorduk.
Sabaha karşı felaketin haberiyle sarsıldık. Saat 04:17’de Kahramanmaraş merkezli 7,7 şiddetindeki deprem, on bir şehri yerle bir etmişti. İnsanların feryatları, acı siren sesleri... Binalar birer domino taşı gibi devriliyor, etraf toz duman içinde bir mahşer yerini andırıyordu. Gün ışıyınca yıkımın boyutu iyice belirdi. Uykuda yakalananlar bir yanda, canını kurtaranlar ise -18 dereceye varan dondurucu soğukla pençeleşiyordu.
Derken saat 13:24’te, bu kez Elbistan merkezli 7,6 şiddetindeki ikinci deprem felaketi katmerledi. İnsanlar kar ve yağmur altında enkazları elleriyle kazıyor, içeriden gelen "Yardım edin!" sesleri çaresizliğin tırnaklarını yüreklere geçiriyordu. İlk günlerin kargaşasında, yardımlar gecikince, o feryatlar dondurucu soğuğa karıştı. Hala kayıp insanlar, yarım kalmış çocukluklar var.
Bir babanın enkaz altında can verip, evladının elini bir an bile bırakmadan o soğukta kurtarılmayı beklediği o anı unutmak mümkün mü? Darende ve Balaban’daki dünya mirası kerpiç evler yıkıldı; can kaybı olmadı belki ama koca bir tarih yok oldu.
Bölge aktif fay hatlarıyla örülüydü, uzmanlar yıllardır hem yetkilileri hem halkı uyarıyordu. Ne yazık ki bu uyarılar kulak ardı edildi, hazırlık yapılmadı ve felaket "geliyorum" diyerek geldi. Dünyanın her yerinde şiddetli depremler oluyor ancak bizde yıkım çok daha geniş ve ağır oldu. Tam bir deprem ülkesi olmamıza rağmen ders almadık, yine hazırlıksız yakalandık. On binlerce yaralı, elli bine yaklaşan can kaybı, milyonlarca ton enkaz... Her afetten sonra "Kader, takdir-i ilahi" deyip unutuyoruz. Deprem bilimciler riskli bölgeleri, fay hatlarını bir bir işaret ederken biz dinlemiyoruz. Uzmanlar "Sağlam zemine sağlam bina yapın; deprem değil, bina öldürür" diyor, biz ise anlamıyoruz.
Dağlar yarıldı, köyler ikiye bölündü, tepeler yer değiştirdi. Yaradan, bu dünyayı milyonlarca yıl süren depremler ve volkanlarla şekillendirerek yaşanacak bir mekan haline getirdi. Doğal afetler hep olacak, asıl mesele bizim alacağımız tedbirdir. Japon uzmanların dediği gibi: "Tanrı sizi uyardı, siz dinlemediniz."
Depremin üzerinden zaman geçti ama yürekler hala yangın yeri. Bir annenin enkazdan çıkardığı anahtarı tutarak, "Şu anahtar için az yedik, az giydik, az gezdik; meğer çocuklarıma mezar almışım" diye hıçkırması kulaklarımızdan silinmiyor. Milyonlarca insanın hikayesi yarım kaldı, bu acı bir ömür sürecek.
6 Şubat, o kara günün her yıldönümünde kabristanlarda acılar tazelenecek. Sultan Süleyman’ın kendisini teselli etmeye çalışan Rüstem Paşa’ya, "Paşa, Paşa! Ne evlat senin, ne devlet senin" dediği gibi; ateş düştüğü yeri yakıyor. Millet olarak Kurtuluş Savaşı ruhuyla tek yumruk olduk. İlk şok atlatılıp cenazeler defnedilince, o sessizlikte acının büyüklüğü daha derinden hissedildi.
Yaşanacak yarınlar, kurulan hayaller enkaz altında kaldı. Nice ocaklar söndü, hala barınma ve ekonomik sıkıntılarla boğuşan canlar var. Artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz.
Bu yaralar ancak bizi biz yapan değerlerle, bir ekmeği bölüşerek, dayanışmayla sarılacak. "Bu da geçer" diyoruz ama delip geçiyor. Bu musibetten tek bir ders çıkaralım ki bu acılar bir daha yaşanmasın. O enkazın altında sadece binalar değil, insan olan herkes kaldı. Allah’ın yardımıyla ve el birliğiyle çıkacağız o karanlıktan. Söylenecek söz çok, lakin kelimeler kifayetsiz...
Depremde yitirdiğimiz tüm canlara rahmet, geride kalanlara sonsuz sabır diliyorum.