Çocuklukta duyulan, görülen ve yaşanan bazı şeyler insanın hafızasında silinmez bir iz bırakır. Aradan yıllar geçse de bazı sesler, bazı kokular ve bazı yüzler insanın iç dünyasında hep canlı kalır.
Muharrem ayı geldiğinde benim zihnimde önce çocukluğum canlanır. Günümüzdeki aşure tatlısı, 1960’lı yıllarda benim hatırladığım şekliyle aşir çorbasıydı. Balaban’da “Aşir Çorbası” olarak bilinir; Muharrem ayı diye bilinmez, “aşir ayı girdi” denirdi.
Aşir çorbasının nasıl ortaya çıktığına dair büyüklerimizden dinlediğimiz bir anlatı da vardı. Nuh Peygamber’in gemisi uzun süre sular üzerinde yol alırken yiyecekleri tükenmiş. Gemide kalan son kuru gıdalardan yarma, nohut ve fasulyeyi kazana koyarak pişirmeye başlamışlar; diğer torbalarda kalan ne varsa eklemişler. Ortaya çıkan yemek çok lezzetli ve bereketliymiş. Onun için bu özel lezzetin bereketi ve paylaşmayı temsil ettiği anlatılırdı. Geminin karaya oturduğu o gün, böylece aşurenin ilk yapılışı ortaya çıkmış kabul edilirdi.
Muharrem ayı aynı zamanda Kerbela’nın hüznünü de taşır. Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin uğradığı büyük acı, yüzyıllardır insanların gönlünde yaşamaktadır. Bu nedenle Muharrem ayı; bereketi ve paylaşmayı hatırlattığı kadar, adaletin, sabrın ve insanlık değerlerinin önemini de hatırlatır.
Bu yüzden aşir çorbasında çok fazla çeşit aramak gerekmezdi. Yarma, nohut, fasulye ana malzeme; evde olan kuru gıdalardan tuza kadar birer çimdik katılır, bereket için niyet edilirdi. Önemli olan malzemenin bolluğu değil, paylaşmanın kendisiydi. Bereketin de bu niyetten doğduğuna inanılırdı.
Mahallemizde Eşo Aba diye bilinen, sözü dinlenen yaşlı bir kadın vardı. Muharrem ayı geldiğinde ilk aşiri o kaynatırdı. Elinde bakır sitil, başında beyaz tülbent, kapı kapı dolaşırdı. İçindeki çorbayı bakır çomçayla taslara doldurur, daha kapıyı çalmadan onun geldiğini herkes anlardı. Tasını alan çocuklar ve kadınlar eşiğe koşar, o da “Allah kabul etsin” derdi.
O yıllar Anadolu’da yokluk yıllarıydı. Bugünün gençlerinin hayal etmekte zorlanacağı bir yokluk... Ama buna rağmen insanlar paylaşmayı biliyordu. Bir evde eksik olan diğer evde bulunur, kimse kapısını kapatmazdı. Çünkü komşunun eksiği, biraz da kendi eksiği sayılırdı. Cepler fakirdi ama gönüller zengindi. Yalnızlık yoktu, paylaşma vardı.
Komşular kendi aralarında anlaşırdı: “Bugün bende pişsin, yarın sende.” Böylece günlerce süren bir dayanışma oluşurdu. Bizim oralarda söylenen güzel bir söz vardı: “Aşir döşür bişir.” Yani ne eksik diye vazgeç, ne de yok diye bırak... Elinde ne varsa ortaya koy, birlikte pişir.
Aşir çorbasının en önemli yönlerinden biri de paylaşılmasıydı. Yalnızca ev halkı için pişirilmez, en az yedi eve dağıtılması gerektiğine inanılırdı. Kapılar çalınır, dualar alınır, komşuluklar güçlenirdi. Bereketin gönüllerde olduğuna inanılırdı.
Çocuklar için ise bu günler ayrı bir sevinçti. “Ben dağıtayım mı?”, “Hangi evde pişiyor?”, “Kim dağıtıyor?”, “Sıra kime geldi?”... Hepsi dikkatle takip edilirdi. Çünkü çocuklukta görülen paylaşma, insanın ce Eşo Aba’nın silueti belirir zihnimde. Bakır sitili, giydiği kıyafeti, beyaz tülbenti ve sessiz adımlarıyla... Ve o günlerin sıcak, samimi, birbirine yakın insanlarıyla...
Bugün apartmanlarda yıllarca yan yana oturan insanlar birbirini tanımadan yaşayabiliyor. Oysa bir tas aşir, bazen uzun sohbetlerin, kalıcı dostlukların ve güçlü komşulukların başlangıcı olabiliyordu.
Günümüzde ise ne yazık ki aşurenin malzemesi, yapılışı ve düzenlenen davetler aylarca konuşulacak kadar abartılıyor. Bu durum bana, Ramazan ayındaki gösterişli iftar sofralarını hatırlatıyor. Oysa halka mal olmuş güzel geleneklerin özündeki sadelik korunmalı, yaşatılırken gösterişe dönüştürülmemelidir.
Zaman değişti, hayat değişti. Belki birçok güzel alışkanlık da yavaş yavaş kayboldu. Ama aşure kazanında kaynayan o paylaşma ruhu, o bereket anlayışı ve o komşuluk bağı unutulmamalıdır. Çünkü bazı hatıralar vardır ki, tıpkı aşure gibi... Paylaşıldıkça çoğalır, hatırlandıkça yaşar.
Ve bazı tatlar vardır; aradan ne kadar yıl geçerse geçsin unutulmaz.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Nermin Yılmaz Akbalaban
AŞİR DÖŞÜR BİŞİR
Çocuklukta duyulan, görülen ve yaşanan bazı şeyler insanın hafızasında silinmez bir iz bırakır. Aradan yıllar geçse de bazı sesler, bazı kokular ve bazı yüzler insanın iç dünyasında hep canlı kalır.
Muharrem ayı geldiğinde benim zihnimde önce çocukluğum canlanır. Günümüzdeki aşure tatlısı, 1960’lı yıllarda benim hatırladığım şekliyle aşir çorbasıydı. Balaban’da “Aşir Çorbası” olarak bilinir; Muharrem ayı diye bilinmez, “aşir ayı girdi” denirdi.
Aşir çorbasının nasıl ortaya çıktığına dair büyüklerimizden dinlediğimiz bir anlatı da vardı. Nuh Peygamber’in gemisi uzun süre sular üzerinde yol alırken yiyecekleri tükenmiş. Gemide kalan son kuru gıdalardan yarma, nohut ve fasulyeyi kazana koyarak pişirmeye başlamışlar; diğer torbalarda kalan ne varsa eklemişler. Ortaya çıkan yemek çok lezzetli ve bereketliymiş. Onun için bu özel lezzetin bereketi ve paylaşmayı temsil ettiği anlatılırdı. Geminin karaya oturduğu o gün, böylece aşurenin ilk yapılışı ortaya çıkmış kabul edilirdi.
Muharrem ayı aynı zamanda Kerbela’nın hüznünü de taşır. Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin uğradığı büyük acı, yüzyıllardır insanların gönlünde yaşamaktadır. Bu nedenle Muharrem ayı; bereketi ve paylaşmayı hatırlattığı kadar, adaletin, sabrın ve insanlık değerlerinin önemini de hatırlatır.
Bu yüzden aşir çorbasında çok fazla çeşit aramak gerekmezdi. Yarma, nohut, fasulye ana malzeme; evde olan kuru gıdalardan tuza kadar birer çimdik katılır, bereket için niyet edilirdi. Önemli olan malzemenin bolluğu değil, paylaşmanın kendisiydi. Bereketin de bu niyetten doğduğuna inanılırdı.
Mahallemizde Eşo Aba diye bilinen, sözü dinlenen yaşlı bir kadın vardı. Muharrem ayı geldiğinde ilk aşiri o kaynatırdı. Elinde bakır sitil, başında beyaz tülbent, kapı kapı dolaşırdı. İçindeki çorbayı bakır çomçayla taslara doldurur, daha kapıyı çalmadan onun geldiğini herkes anlardı. Tasını alan çocuklar ve kadınlar eşiğe koşar, o da “Allah kabul etsin” derdi.
O yıllar Anadolu’da yokluk yıllarıydı. Bugünün gençlerinin hayal etmekte zorlanacağı bir yokluk... Ama buna rağmen insanlar paylaşmayı biliyordu. Bir evde eksik olan diğer evde bulunur, kimse kapısını kapatmazdı. Çünkü komşunun eksiği, biraz da kendi eksiği sayılırdı. Cepler fakirdi ama gönüller zengindi. Yalnızlık yoktu, paylaşma vardı.
Komşular kendi aralarında anlaşırdı: “Bugün bende pişsin, yarın sende.” Böylece günlerce süren bir dayanışma oluşurdu. Bizim oralarda söylenen güzel bir söz vardı: “Aşir döşür bişir.” Yani ne eksik diye vazgeç, ne de yok diye bırak... Elinde ne varsa ortaya koy, birlikte pişir.
Aşir çorbasının en önemli yönlerinden biri de paylaşılmasıydı. Yalnızca ev halkı için pişirilmez, en az yedi eve dağıtılması gerektiğine inanılırdı. Kapılar çalınır, dualar alınır, komşuluklar güçlenirdi. Bereketin gönüllerde olduğuna inanılırdı.
Çocuklar için ise bu günler ayrı bir sevinçti. “Ben dağıtayım mı?”, “Hangi evde pişiyor?”, “Kim dağıtıyor?”, “Sıra kime geldi?”... Hepsi dikkatle takip edilirdi. Çünkü çocuklukta görülen paylaşma, insanın ce Eşo Aba’nın silueti belirir zihnimde. Bakır sitili, giydiği kıyafeti, beyaz tülbenti ve sessiz adımlarıyla... Ve o günlerin sıcak, samimi, birbirine yakın insanlarıyla...
Bugün apartmanlarda yıllarca yan yana oturan insanlar birbirini tanımadan yaşayabiliyor. Oysa bir tas aşir, bazen uzun sohbetlerin, kalıcı dostlukların ve güçlü komşulukların başlangıcı olabiliyordu.
Günümüzde ise ne yazık ki aşurenin malzemesi, yapılışı ve düzenlenen davetler aylarca konuşulacak kadar abartılıyor. Bu durum bana, Ramazan ayındaki gösterişli iftar sofralarını hatırlatıyor. Oysa halka mal olmuş güzel geleneklerin özündeki sadelik korunmalı, yaşatılırken gösterişe dönüştürülmemelidir.
Zaman değişti, hayat değişti. Belki birçok güzel alışkanlık da yavaş yavaş kayboldu. Ama aşure kazanında kaynayan o paylaşma ruhu, o bereket anlayışı ve o komşuluk bağı unutulmamalıdır. Çünkü bazı hatıralar vardır ki, tıpkı aşure gibi... Paylaşıldıkça çoğalır, hatırlandıkça yaşar.
Ve bazı tatlar vardır; aradan ne kadar yıl geçerse geçsin unutulmaz.