Yağmurlu bir bahar günü… Pencereden sokağı seyrediyorum. Az önce gök gürültüsüyle bardaktan boşalırcasına yağan yağmur durulmuş, bulutlar yavaş yavaş yükseliyor. Elimde ince belli çay bardağı… Bu bardakla ne zaman çay içsem Balaban’ı hatırlarım.
Elimde çay, düşüncelerimde memleketim… Malatya Şeker Fabrikası’nın kesme şekerinden, şeker makasıyla zar büyüklüğünde kesilen kıtlama şekerle içilen çayın tadı başka olurdu.
Çay tabağının kenarına iki kıtlama şeker koydum. Pencereyi açtım… Küfül küfül esen rüzgâr tülü bir ileri bir geri savururken, hanımelinin kokusu odaya doldu. Gönlüm memleket özlemiyle, elimde çay… Tam da eski fotoğraflara bakılacak vakit.
Albümün sayfalarını çevirdikçe anılara daldım. Yırtılmış siyah beyaz bir fotoğrafta annem makatta (sedir) oturuyor… Duvarında işlemeli kabında Kur’an-ı Kerim… Etrafında minderler, arkada yastıklar, üzerinde örtülü Bembeyaz patiskaya kanefçe işlemeli, ucu tenteneli sedir takımları ... Yerde çaput kilimler…
Tahminim yetmişli yıllar… Her evde bu kilimlerden olurdu, çok kıymetliydi. Adı üstünde “çaput kilim”… Eski kıyafetlerden yapılırdı. O yıllarda kıyafet azdı, olan da çok giyilir, tez yırtılırdı. Eskidikçe yeniden değerlendirilirdi.
Büyüklerimiz “Eskisi olmayanın yenisi olmaz” derdi. Hiçbir şey atılmazdı. Yırtılan kumaşlar kesilir, dikilir; minder yüzü, bohça, namazlık, mutfak bezi ,azık bohçası olurdu. Çula, çuvala yama yapılırdı…
Savaşların, yokluğun, kıtlığın izini taşıyan bir hayat… Ama aynı zamanda büyük bir sabır ve kanaat.
Fotoğraftaki çaput kilime baktıkça bir anım canlandı:
Yıl 1964
Balaban İlkokulu beşinci sınıftayım. Günlerden cuma… Pazarın kurulduğu gün ,kalabalıkta yürümek zordu adeta panayır gibiydi.Öğlen yemeği için okuldan eve gelirken, bakkal Zeynel Ömer amca seslendi: “nermin gızım yeniceli culfa Memet kilimleri getirdi dükkâna bıraktı, al götür.”
Arkadaşlarımla 2 kilimi ev getirirken, Annem komşularla selamlığın altında sekide oturuyordu. Gülümseyerek: “Aman kilimlerim dokunmuş,” dedi. Açtılar… “Güle güle kullan, güzel olmuş,” diye incelediler. Hatice yengem, “Münire, Nermin’in çeyizine koy,” deyince bana baktılar, anlamadım.
Lütfiye yenge gülerek: “O daha çocuk anam, ne çeyizi,” dedi.
O kilimler benim çeyizimdi… Hâlâ kullanırım… Arada serer, bakarım. Bunca yıl çaput yolluk eskimez mi demeyin; benim için yün halıdan kıymetli o çaput yolluklar… Kıyamam, anısı var.
Rahmetli annem sadece bana değil, torunlarına da hatıra diye çaput kilim dokutmuştu. “İlerde moda olur,” derdi.
İnsanın ömrü eski kumaş kadar yok… Kilime dokunan emek ne kadar uzun.
Çaput yolluk olana kadar eskiyen kumaşlar; minder yüzü, el bezi, mutfak bezi, bebeklere öllük bezi, toz bezi olur; çula, çuvala yama yapılır… En son şerit şerit kesilir, renkler ayrılır, birbirine eklenerek dikilir, yumak yapılır, iğ ile bükülür, tekrar yumak yapılarak çaput yolluk olurdu… Culfalara “Renkleri uyumlu yap, aman ha” diye tembihlenirdi.
Ne emek… ne sabır…
Fedakâr analar… Kanaatkâr insanlar… İsrafı bilmeyen bir hayat…
Bugün ise giyilmeyen kıyafet çöpe gidiyor. Çaput kilim dokuyan da, o sabrı taşıyan da kalmadı. Culfalık mesleği de yok oldu.
Belki de en büyük kayıp yokluk değil…
Varlığın kıymetini bilmeyi unutmuş olmak.
Eskiden eşyalar eskirdi…
Şimdi eşyalar eskimeden değişiyor.
Bir yama, bir dikiş, bir ilmek… Hepsi sabrın adıydı.
Şimdi fazlamız var ama yetinmeyi unuttuk.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Nermin Yılmaz Akbalaban
ANISI OLAN EŞYA ESKİMEZ
Yağmurlu bir bahar günü… Pencereden sokağı seyrediyorum. Az önce gök gürültüsüyle bardaktan boşalırcasına yağan yağmur durulmuş, bulutlar yavaş yavaş yükseliyor. Elimde ince belli çay bardağı… Bu bardakla ne zaman çay içsem Balaban’ı hatırlarım.
Elimde çay, düşüncelerimde memleketim… Malatya Şeker Fabrikası’nın kesme şekerinden, şeker makasıyla zar büyüklüğünde kesilen kıtlama şekerle içilen çayın tadı başka olurdu.
Çay tabağının kenarına iki kıtlama şeker koydum. Pencereyi açtım… Küfül küfül esen rüzgâr tülü bir ileri bir geri savururken, hanımelinin kokusu odaya doldu. Gönlüm memleket özlemiyle, elimde çay… Tam da eski fotoğraflara bakılacak vakit.
Albümün sayfalarını çevirdikçe anılara daldım. Yırtılmış siyah beyaz bir fotoğrafta annem makatta (sedir) oturuyor… Duvarında işlemeli kabında Kur’an-ı Kerim… Etrafında minderler, arkada yastıklar, üzerinde örtülü Bembeyaz patiskaya kanefçe işlemeli, ucu tenteneli sedir takımları ... Yerde çaput kilimler…
Tahminim yetmişli yıllar… Her evde bu kilimlerden olurdu, çok kıymetliydi. Adı üstünde “çaput kilim”… Eski kıyafetlerden yapılırdı. O yıllarda kıyafet azdı, olan da çok giyilir, tez yırtılırdı. Eskidikçe yeniden değerlendirilirdi.
Büyüklerimiz “Eskisi olmayanın yenisi olmaz” derdi. Hiçbir şey atılmazdı. Yırtılan kumaşlar kesilir, dikilir; minder yüzü, bohça, namazlık, mutfak bezi ,azık bohçası olurdu. Çula, çuvala yama yapılırdı…
Savaşların, yokluğun, kıtlığın izini taşıyan bir hayat… Ama aynı zamanda büyük bir sabır ve kanaat.
Fotoğraftaki çaput kilime baktıkça bir anım canlandı:
Yıl 1964
Balaban İlkokulu beşinci sınıftayım. Günlerden cuma… Pazarın kurulduğu gün ,kalabalıkta yürümek zordu adeta panayır gibiydi.Öğlen yemeği için okuldan eve gelirken, bakkal Zeynel Ömer amca seslendi: “nermin gızım yeniceli culfa Memet kilimleri getirdi dükkâna bıraktı, al götür.”
Arkadaşlarımla 2 kilimi ev getirirken, Annem komşularla selamlığın altında sekide oturuyordu. Gülümseyerek: “Aman kilimlerim dokunmuş,” dedi. Açtılar… “Güle güle kullan, güzel olmuş,” diye incelediler. Hatice yengem, “Münire, Nermin’in çeyizine koy,” deyince bana baktılar, anlamadım.
Lütfiye yenge gülerek: “O daha çocuk anam, ne çeyizi,” dedi.
Sokağımızın yaşlısı Eşo aba: “Kız beşikte, çeyiz sandıkta… Renkleri güzel, tam çeyizlik olmuş,” dedi.
O kilimler benim çeyizimdi… Hâlâ kullanırım… Arada serer, bakarım. Bunca yıl çaput yolluk eskimez mi demeyin; benim için yün halıdan kıymetli o çaput yolluklar… Kıyamam, anısı var.
Rahmetli annem sadece bana değil, torunlarına da hatıra diye çaput kilim dokutmuştu. “İlerde moda olur,” derdi.
Yolluklara bakarken; mavi elbisemi, babamın gömleğini, annemin pazen, divitin elbiselerini, bacılarımın Sümer basması çiçekli elbiselerini hatırlarım…
İnsanın ömrü eski kumaş kadar yok… Kilime dokunan emek ne kadar uzun.
Çaput yolluk olana kadar eskiyen kumaşlar; minder yüzü, el bezi, mutfak bezi, bebeklere öllük bezi, toz bezi olur; çula, çuvala yama yapılır… En son şerit şerit kesilir, renkler ayrılır, birbirine eklenerek dikilir, yumak yapılır, iğ ile bükülür, tekrar yumak yapılarak çaput yolluk olurdu… Culfalara “Renkleri uyumlu yap, aman ha” diye tembihlenirdi.
Ne emek… ne sabır…
Fedakâr analar… Kanaatkâr insanlar… İsrafı bilmeyen bir hayat…
Bugün ise giyilmeyen kıyafet çöpe gidiyor. Çaput kilim dokuyan da, o sabrı taşıyan da kalmadı. Culfalık mesleği de yok oldu.
Belki de en büyük kayıp yokluk değil…
Varlığın kıymetini bilmeyi unutmuş olmak.
Eskiden eşyalar eskirdi…
Şimdi eşyalar eskimeden değişiyor.
Bir yama, bir dikiş, bir ilmek… Hepsi sabrın adıydı.
Şimdi fazlamız var ama yetinmeyi unuttuk.