Çocuk… Bir evin neşesi olmaktan öte, bir toplumun geleceğidir. Bizler çoğu zaman çocuk yetiştirmeyi; sadece büyütmek, okutmak ve bir meslek sahibi olmasını sağlamak zannederiz. Oysa çocuğun içindeki cevheri işlemek, ruhuna o silinmez izleri bırakmak önce ailede başlar; zira insan, dünyayı ilk defa kendi evinin penceresinden seyreder.
Aile… Sadece aynı çatı altında nefes almak değildir. O, çocuğun ilk öğretmeni, ilk aynası ve en sarsılmaz sığınağıdır. Bir evlat sevgiyi, merhameti ve ağırbaşlı bir duruşu kitaplardan değil; annesinin halinden, babasının bakışından öğrenir.
Bugün kendimizi kandırdığımız bir gerçek var: Evlatlarımızı şatafat içinde, en iyi şartlarda yetiştirdiğimizi sanıyoruz. Ayrı odalar, son model cihazlar, sonsuz imkânlar… O odaların kapıları kapandıkça, aile birbirinden uzaklaşıyor. Aynı çatının altında, birbirinin kalbine değmeden yaşayan yabancılar hâline geliyoruz.
En acısı da çocuklarımız “aile olmayı” görmeden büyüyor. Bir sofranın bereketini, bir kederi paylaşmayı, bir sorunu sabırla çözmeyi yaşayarak öğrenemiyorlar. Bunu görmeyen çocuk, yarın kendi yuvasını kurduğunda elinde pusulası olmayan bir yolcu gibi kalıyor.
İşte o zaman sevgi yetmiyor, iyi niyet yetmiyor. Bugün artan boşanmaların ve dağılan yuvaların temelinde bu eksiklik yok mu? Sorumluluk almadan, emek vermeden, sabrın ne olduğunu bilmeden büyüyen nesiller, hayatın fırtınalarına karşı savunmasız kalıyor.
Oysa çocuk dediğin; bir münakaşanın nasıl tatlıya bağlandığını görmeli, yapılan fedakârlığı hissetmeli, birlikte susmanın ve birlikte gülmenin o derin manasına ermelidir. Devir değişse de insanın bir yere, bir gönüle ait olma arzusu asla sönmez.
Çocukları sadece iyi imkânlarla büyütmek yetmez; hayatın içine katmak gerekir. Evin nefesini hissetmeli, sorumluluğu paylaşmalı, beklemeyi ve şükretmeyi öğrenmelidir. Çünkü aile içinde öğrenilmeyen her değer, ileride kapanmaz bir yara olarak karşımıza çıkar.
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz evlatlarımıza yaşanabilir bir hayat mı bırakıyoruz, yoksa sadece tüketilecek imkânlar mı? İmkânlar tükenir; ama doğru yaşanmış, temeli sağlam bir aile, insanın ömrüne rehberlik eden en büyük kılavuzdur. Aile olmayı kaybeden bir nesil, yuva kurmanın değerini ve önemini anlayamaz.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Nermin Yılmaz Akbalaban
AİLE OLMAYI KAYBEDEN NESİL
Çocuk… Bir evin neşesi olmaktan öte, bir toplumun geleceğidir. Bizler çoğu zaman çocuk yetiştirmeyi; sadece büyütmek, okutmak ve bir meslek sahibi olmasını sağlamak zannederiz. Oysa çocuğun içindeki cevheri işlemek, ruhuna o silinmez izleri bırakmak önce ailede başlar; zira insan, dünyayı ilk defa kendi evinin penceresinden seyreder.
Aile… Sadece aynı çatı altında nefes almak değildir. O, çocuğun ilk öğretmeni, ilk aynası ve en sarsılmaz sığınağıdır. Bir evlat sevgiyi, merhameti ve ağırbaşlı bir duruşu kitaplardan değil; annesinin halinden, babasının bakışından öğrenir.
Bugün kendimizi kandırdığımız bir gerçek var: Evlatlarımızı şatafat içinde, en iyi şartlarda yetiştirdiğimizi sanıyoruz. Ayrı odalar, son model cihazlar, sonsuz imkânlar… O odaların kapıları kapandıkça, aile birbirinden uzaklaşıyor. Aynı çatının altında, birbirinin kalbine değmeden yaşayan yabancılar hâline geliyoruz.
En acısı da çocuklarımız “aile olmayı” görmeden büyüyor. Bir sofranın bereketini, bir kederi paylaşmayı, bir sorunu sabırla çözmeyi yaşayarak öğrenemiyorlar. Bunu görmeyen çocuk, yarın kendi yuvasını kurduğunda elinde pusulası olmayan bir yolcu gibi kalıyor.
İşte o zaman sevgi yetmiyor, iyi niyet yetmiyor. Bugün artan boşanmaların ve dağılan yuvaların temelinde bu eksiklik yok mu? Sorumluluk almadan, emek vermeden, sabrın ne olduğunu bilmeden büyüyen nesiller, hayatın fırtınalarına karşı savunmasız kalıyor.
Oysa çocuk dediğin; bir münakaşanın nasıl tatlıya bağlandığını görmeli, yapılan fedakârlığı hissetmeli, birlikte susmanın ve birlikte gülmenin o derin manasına ermelidir. Devir değişse de insanın bir yere, bir gönüle ait olma arzusu asla sönmez.
Çocukları sadece iyi imkânlarla büyütmek yetmez; hayatın içine katmak gerekir. Evin nefesini hissetmeli, sorumluluğu paylaşmalı, beklemeyi ve şükretmeyi öğrenmelidir. Çünkü aile içinde öğrenilmeyen her değer, ileride kapanmaz bir yara olarak karşımıza çıkar.
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz evlatlarımıza yaşanabilir bir hayat mı bırakıyoruz, yoksa sadece tüketilecek imkânlar mı? İmkânlar tükenir; ama doğru yaşanmış, temeli sağlam bir aile, insanın ömrüne rehberlik eden en büyük kılavuzdur. Aile olmayı kaybeden bir nesil, yuva kurmanın değerini ve önemini anlayamaz.