Bu kalemim neden başka konulara gitmiyor? Siyaset neden yazmıyorsun? Neden güncel konulara görüş bildirmiyorsun? Neden o günün zirve yapmış konularına el atmıyorsun?
Hep soruyorum kendi kendime.
Zaten yüzlerce hatta yurt genelinde binlerce yazar, bu konulara fazlasıyla el atıyor. Hatta üzücü konularda olayları aşırı derecede dikkatleri üzerlerimize çekerek birazda abartarak yazıyorlar.
Ben yazılarımda, EĞİTİME, OKUMAYA, bilime, bilimin temelinde yatan araştırma, deney, matematik fonksiyonların birikimi TECRÜBEYE önem veren konuları gündeme getirmeye çalışıyorum.
Oynamayan gelin yerin dar dermiş. Benim de yazı alanım dar. Kusura bakmayın oynamak istiyorum oynayamıyorum. Yani uzun uzun yazamıyorum. Yerim geniş olsa bile, millet olarak okuma (Kuran'nın ilk emri oku olduğunu hatırlatmak isterim.) özürlüğümüzden, özellikle uzun yazıların okunamayacağını bildiğimden mümkün olduğunca yazılarımı kısa kesiyorum.
Çevremi her an gözleyen biri olarak o kadar boş yaşıyoruz ki anlatamam.
1- Bir dönem çocuklarıma iş ve konut olacak 76 m2 küçük bir inşaatı bütçemizin elverdiği şekilde kendim yapmaya çalıştım. İnşatta çalışandan, inşaat esnasında resmi kuruluşlarla olan ilişkilerde neler gözledim neler.
2- İnşaat dönemimde zaman zaman yakın camiye gittim. Ah bir görseniz. Nasıl desem neresinden baksam anlatamam. Emekli olup beş vakti camiye gelip, öğle ve kindi namazlarını camide geçirenleri gördükçe üzüldüm. Adam altmış yaşlarında çoğu emekli ama hayatının en verimli çağında namazlarını camide eda etmek için kuşluk vakti evinden çıkıyor cami müştemilatı kahvede bir incir çekirdeğini doldurmayacak konularla lak lak ederek namazlarını eda ederken günlerini gün ediyorlar. Zannediyor Yaratannın sevgili kulu. Haşa.. En sevmediği kul. Çünkü en verimli çağını boş geçiriyor. Okumadı. Ailesine vakit ayırmadı. Tembelliğini ibadet yapıyorum gururuyla örtmeye çalışdı. Zamanını boşa harcadı. Kısaca havanda su dövdü.
Yazıma okuyabilirlik katmak için yukarıdaki iki konuya kısaca değinmek istedim.
Şimde esas konumuz yönetime gelelim.
Çok erken kaybettiğimiz
Profesör Salih Nefçi'den bahsedeceğim.
Türkiye’nin uluslararası alanda yetiştirdiği en önemli ekonomistlerden biriydi. Finans dehası olarak tanınırdı. Dünya Bankasına, Çin Merkez Bankasına, Uluslararası Kalkınma Ajansına, ABD Dışişleri Bakanlığına danışmanlık yapardı. Öngörüleri paha biçilmezdi. ABD, Çin, İsviçre üniversitelerinde ders verirdi. Teoriyle pratiği uygulayan zeki insanlardan biriydi.
53 yıllık yöneticilik yaşamımda toeriyle pratiği birleştirmeye önem verenlerden biriyim.
Onlarca yakınım olan arkadaşlarımın çoğu kez şirketlerinin verimliliklerini artırmak, çoğu kez de zorda olan işletmelerini nasıl düzlüğe çıkarma konusunda denetimlerde bulundum.
Bu denetimlerimde şirketlerin büyüklüklerine göre üç günle on gün bana yetiyor.
Prof.Salih Nefçi'nin yaşadığı, benim yönetim tarzımla tamamen bağdaşan bir olayı rahmetlinin kendi ağzından aktarmaya çalışacağım.
“Türkiye’nin köklü bankalarından birinin patronu beni aradı, atılım yapmak istediklerini söyledi, yöneticilerine eğitim vermemi istedi. Doğrusu hiç vaktim yoktu ama, neticede memlekettir, geldim. Bir hafta sürecekti. İstanbul’da küçük bir oteli kampa çevirmişlerdi. Bankanın yöneticileri, Anadolu’daki şube müdürleri, hepsi orada kalıyordu. Otelin restoranı, konferans salonu olarak kullanılıyordu. Kürsüye çıktım. Hani bir zamanlar kösele ayakkabının içine beyaz çorap giyme hastalığımız vardı ya… İlk dikkatimi çeken bu oldu. Hemen hepsi beyaz çoraplıydı. İngilizce bilen var mı diye sordum. Bir iki üst düzey yönetici haricinde, yoktu. Ama, istisnasız hepsinin önünde not defterleri vardı. Can kulağıyla dinliyorlardı.
Gece çalışıyor, ertesi sabah yeni yeni sorularla geliyorlardı. Merak ediyorlardı. Her saniyeyi değerlendirmek için, çaba harcıyorlardı.
Bu banka, Türkiye’nin en büyük bankalarından biri oldu. Elbette çok küçük bir parçasıydım ama, kendime gurur payı çıkarıyordum.
Seneler sonra, aynı bankanın patronu beni tekrar aradı, dünyaya açılmak istediklerini söyledi, yöneticilerine eğitim vermemi istedi. Tekrar geldim. Bu defa İstanbul’un en büyük otellerinden birinde kamp kurmuşlardı. Kürsüye çıktım. İlk dikkatimi çeken, İtalyan ayakkabılar oldu. Karşımda oturanların, eğitime gelmekten ziyade, kokteyle gider gibi bi halleri vardı. İngilizce bilen var mı diye sordum. Gülümsediler. İstisnasız hepsi biliyordu. Ama, istisnasız, hiçbirinin önünde not defteri yoktu. Gözlerinden ‘biz zaten senin anlatacağın her şeyi biliyoruz’ ifadesi okunuyordu. Nezaketen dinlediler ama, tek soru bile sormadılar. Öğrenmek isteyen, bilgiye aç kadro gitmiş, onların yerine, her şeyi bildiğini düşünen kadro gelmişti.
Hayatın sürekli kendini yenilediğini…
Bilmekten çok, öğrenmeye devam etmenin daha önemli olduğunu unutmuşlardı.
İlk günün sonunda, akşam yemeğinde banka patronuyla buluştum. Bir hafta kalmama gerek yok, ben yarın döneyim dedim. Şaşırdı. Niye diye sordu. Batıyorsunuz dedim! İyice afalladı. Anlamadım dedi. Anlamadığınızı görüyorum, fazla dayanamazsınız, batıyorsunuz dedim. Tatsız bir yemek oldu. Ertesi gün New York’a döndüm. Seneye…Bu banka battı."
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mehmet Fuat ERGÜN
İŞLETMELER BÖYLE BATAR
Bazan kendime kızıyorum.
Bu kalemim neden başka konulara gitmiyor? Siyaset neden yazmıyorsun? Neden güncel konulara görüş bildirmiyorsun? Neden o günün zirve yapmış konularına el atmıyorsun?
Hep soruyorum kendi kendime.
Zaten yüzlerce hatta yurt genelinde binlerce yazar, bu konulara fazlasıyla el atıyor. Hatta üzücü konularda olayları aşırı derecede dikkatleri üzerlerimize çekerek birazda abartarak yazıyorlar.
Ben yazılarımda, EĞİTİME, OKUMAYA, bilime, bilimin temelinde yatan araştırma, deney, matematik fonksiyonların birikimi TECRÜBEYE önem veren konuları gündeme getirmeye çalışıyorum.
Oynamayan gelin yerin dar dermiş. Benim de yazı alanım dar. Kusura bakmayın oynamak istiyorum oynayamıyorum. Yani uzun uzun yazamıyorum. Yerim geniş olsa bile, millet olarak okuma (Kuran'nın ilk emri oku olduğunu hatırlatmak isterim.) özürlüğümüzden, özellikle uzun yazıların okunamayacağını bildiğimden mümkün olduğunca yazılarımı kısa kesiyorum.
Çevremi her an gözleyen biri olarak o kadar boş yaşıyoruz ki anlatamam.
1- Bir dönem çocuklarıma iş ve konut olacak 76 m2 küçük bir inşaatı bütçemizin elverdiği şekilde kendim yapmaya çalıştım. İnşatta çalışandan, inşaat esnasında resmi kuruluşlarla olan ilişkilerde neler gözledim neler.
2- İnşaat dönemimde zaman zaman yakın camiye gittim. Ah bir görseniz. Nasıl desem neresinden baksam anlatamam. Emekli olup beş vakti camiye gelip, öğle ve kindi namazlarını camide geçirenleri gördükçe üzüldüm. Adam altmış yaşlarında çoğu emekli ama hayatının en verimli çağında namazlarını camide eda etmek için kuşluk vakti evinden çıkıyor cami müştemilatı kahvede bir incir çekirdeğini doldurmayacak konularla lak lak ederek namazlarını eda ederken günlerini gün ediyorlar. Zannediyor Yaratannın sevgili kulu. Haşa.. En sevmediği kul. Çünkü en verimli çağını boş geçiriyor. Okumadı. Ailesine vakit ayırmadı. Tembelliğini ibadet yapıyorum gururuyla örtmeye çalışdı. Zamanını boşa harcadı. Kısaca havanda su dövdü.
Yazıma okuyabilirlik katmak için yukarıdaki iki konuya kısaca değinmek istedim.
Şimde esas konumuz yönetime gelelim.
Çok erken kaybettiğimiz
Profesör Salih Nefçi'den bahsedeceğim.
Türkiye’nin uluslararası alanda yetiştirdiği en önemli ekonomistlerden biriydi. Finans dehası olarak tanınırdı. Dünya Bankasına, Çin Merkez Bankasına, Uluslararası Kalkınma Ajansına, ABD Dışişleri Bakanlığına danışmanlık yapardı. Öngörüleri paha biçilmezdi. ABD, Çin, İsviçre üniversitelerinde ders verirdi. Teoriyle pratiği uygulayan zeki insanlardan biriydi.
53 yıllık yöneticilik yaşamımda toeriyle pratiği birleştirmeye önem verenlerden biriyim.
Onlarca yakınım olan arkadaşlarımın çoğu kez şirketlerinin verimliliklerini artırmak, çoğu kez de zorda olan işletmelerini nasıl düzlüğe çıkarma konusunda denetimlerde bulundum.
Bu denetimlerimde şirketlerin büyüklüklerine göre üç günle on gün bana yetiyor.
Prof.Salih Nefçi'nin yaşadığı, benim yönetim tarzımla tamamen bağdaşan bir olayı rahmetlinin kendi ağzından aktarmaya çalışacağım.
“Türkiye’nin köklü bankalarından birinin patronu beni aradı, atılım yapmak istediklerini söyledi, yöneticilerine eğitim vermemi istedi. Doğrusu hiç vaktim yoktu ama, neticede memlekettir, geldim. Bir hafta sürecekti. İstanbul’da küçük bir oteli kampa çevirmişlerdi. Bankanın yöneticileri, Anadolu’daki şube müdürleri, hepsi orada kalıyordu. Otelin restoranı, konferans salonu olarak kullanılıyordu. Kürsüye çıktım. Hani bir zamanlar kösele ayakkabının içine beyaz çorap giyme hastalığımız vardı ya… İlk dikkatimi çeken bu oldu. Hemen hepsi beyaz çoraplıydı. İngilizce bilen var mı diye sordum. Bir iki üst düzey yönetici haricinde, yoktu. Ama, istisnasız hepsinin önünde not defterleri vardı. Can kulağıyla dinliyorlardı.
Gece çalışıyor, ertesi sabah yeni yeni sorularla geliyorlardı. Merak ediyorlardı. Her saniyeyi değerlendirmek için, çaba harcıyorlardı.
Bu banka, Türkiye’nin en büyük bankalarından biri oldu. Elbette çok küçük bir parçasıydım ama, kendime gurur payı çıkarıyordum.
Seneler sonra, aynı bankanın patronu beni tekrar aradı, dünyaya açılmak istediklerini söyledi, yöneticilerine eğitim vermemi istedi. Tekrar geldim. Bu defa İstanbul’un en büyük otellerinden birinde kamp kurmuşlardı. Kürsüye çıktım. İlk dikkatimi çeken, İtalyan ayakkabılar oldu. Karşımda oturanların, eğitime gelmekten ziyade, kokteyle gider gibi bi halleri vardı. İngilizce bilen var mı diye sordum. Gülümsediler. İstisnasız hepsi biliyordu. Ama, istisnasız, hiçbirinin önünde not defteri yoktu. Gözlerinden ‘biz zaten senin anlatacağın her şeyi biliyoruz’ ifadesi okunuyordu. Nezaketen dinlediler ama, tek soru bile sormadılar. Öğrenmek isteyen, bilgiye aç kadro gitmiş, onların yerine, her şeyi bildiğini düşünen kadro gelmişti.
Hayatın sürekli kendini yenilediğini…
Bilmekten çok, öğrenmeye devam etmenin daha önemli olduğunu unutmuşlardı.
İlk günün sonunda, akşam yemeğinde banka patronuyla buluştum. Bir hafta kalmama gerek yok, ben yarın döneyim dedim. Şaşırdı. Niye diye sordu. Batıyorsunuz dedim! İyice afalladı. Anlamadım dedi. Anlamadığınızı görüyorum, fazla dayanamazsınız, batıyorsunuz dedim. Tatsız bir yemek oldu. Ertesi gün New York’a döndüm. Seneye…Bu banka battı."