Uzun zaman oldu görüşmeyeli. Ankara’dan ayrıldıktan sonra bir türlü görüşemedik. Buraya döndükten sonra, şöyle bir düşündüm de en son karşılaşmamızın üzerinden neredeyse üç sene geçmiş. Bu arada ne sen beni aramışsın ne de ben seni… Son görüşmemizden birkaç hafta önce, kızımın da senin mesleğini seçerek inşaat mühendisi olduğunu, üniversitede akademisyen olarak göreve başlayacağını söylemiştim.
O gün bana “Ülkemiz deprem bölgesi; değişik yörelerde sık sık depremler oluyor. Ölümlü ve yaralanmalı depremlerin hemen ardından başlatılan soruşturmalar sonucu, ilk birkaç gün içerisinde sorumlular yakalanıyor, gözaltı süreçleri başlatılıyor. Tutuklu ve tutuksuz yargılamalara geçiliyor. Toplumda oluşan büyük bir kamuoyu baskısıyla müteahhitler, mimarlar ve inşaat mühendislerinin üzerine gidiliyor. İktidarıyla muhalefetiyle siyasal güçler, onların doğal uzantıları belediyeler ve diğer ilgili kurumlar devre dışı bırakılıyor. Attığı imzalara dikkat etsin, sorumluluğu altındaki işleri titizlikle takip etsin” demiştin.
Ben de kızıma, Müştak Amcan deneyimli bir mühendis, onu bir gün evimize davet edelim, onunla konuş deneyimlerinden yararlan demiştim. Bu konuşmamızın üstünden fazla bir zaman geçmemişti ki sen benden daha atik davranmıştın. Hiç unutmuyorum, 24 Ocak 2020 günü bizi akşam yemeğine davet etmiştiniz. Analıkızlı köfte yapmış, ‘Kusura bakmayın bu yemeğin yanında başka bir yemek yenmediği için tek çeşit yemek yaptım’ demişti Müberra Hanım. Yemeğimizi bitirmiş, çaylarımızı yudumluyorduk. Saat 20.55’te, Elazığ’da 6.7 şiddetinde bir deprem meydana geldiğini, depremden çevre illerin de etkilendiğini son dakika haberi olarak altyazıyla veriyordu televizyonlar. Değerli eşin Müberra Hanım’ın hazırladığı o mükellef sofrada havadan sudan konuşurken sohbetin konusu ister istemez depreme yoğunlaşmıştı. Ailece aynı masada oturup sohbet ettiğimiz son akşam yemeğinde, kızım Birgül’le uzun uzun mesleki sohbetler etmiş, ona deneyimlerini anlatmıştın. Müberra Hanım’la eşim salonun pencereye yakın yerindeki karşılıklı berjerlerde sohbet ediyorlar, ben de yemek masasında bir yandan senin Birgül’e anlattıklarını can kulağıyla dinlerken bir yandan da kadınları izliyordum.
“Birgülcüğüm, sen meslek hayatına yeni atılıyorsun” diyordun. “Seni iyi bir akademisyen olarak görmek istiyoruz. Profesörlüğe kadar yükselir, sorumluluğunu bilen, mesleğini hiçbir tesir altında kalmadan icra edecek ve ettiği ‘Mühendislik Yemini’ne sadık kalacak mühendisler yetiştirirsin ülkeye... Gerek çalıştığın kurumda gerekse özle sektörde birçok olayla karşılaşacaksın. Bu anlatacaklarım bir ön bilgi olarak aklında kalsın” demiştin. Birgül sofranın toplanmasına, eviyede biriken bulaşıkların makineye atılması için Müberra Teyzesine yardım ettikten sonra elindeki çay tepsisiyle masaya geldiğinde:
“Bak kızım, bir yapının yapım aşamasının ilk basamağı imar planlarıdır. Yapının yapılacağı arsanın imara uygun olup olmadığı ve zemin durumu belediye imar komisyonları tarafından belirlenir. Uygunsa arsa yoğunluğuna göre imar izinleri verilir. İmar izni olmayan alanlardaki yapılaşmayı engellemek belediyelerin sorumluluk alanındadır.
Arsa sahibinin belediyeden aldığı onaylı imar çapına göre projelendirme işlemine geçilir. Bu aşamadan sonra öncelikli iş, zemin etüdünün yapılmasıdır. Yapının oturacağı arsanın farklı noktalarında farklı karakteristik özelliklerin oluşabileceği düşünülerek zeminin tek noktasında değil, belirli noktalarında zemin etüdü yapılır. Proje müellifi mimar, arsa sahibinden aldığı ihtiyaç programı ve zemin etüdü raporu doğrultusunda taslak projesini hazırlar ve arsa sahibinin onayına sunar. Mimarın, ihtiyaç programı doğrultusunda hazırlamış olduğu taslak proje, inşaat, makine, elektrik, elektronik ve varsa diğer mühendislik dallarıyla ilgili mühendislerin görüş ve değerlendirmelerine sunulur. Tüm bu birimlerle yapılan toplantıda yapı, bütün fonksiyonlarıyla (yapıya uygun yaşam koşulları, asansör, yangın, ulaşım, iletişim, elektrik, temiz su, atık su, ısıtma, havalandırma vb. konularda) uyumsuzluk gösterebilir. Bu durumlar yeniden tartışılarak uygulama projelerinin hazırlanmasına geçilir. Uygulama projesi sırasında, mimar tarafından hazırlanan taslak proje, diğer departmanlarda hazırlanan projelerle uyumsuzluk (kolon kiriş kalınlıkları ve yükseklikleri, tesisat bacalarının geçtiği yerler, ısıtma ve havalandırmanın sağlıklı yapılması vb.) gösterebilir. Bu durumlar yeniden tartışılarak ortak nokta bulunur ve kesin uygulama projelerinin hazırlanmasına geçilir. İlgili mühendislik departmanları tarafından hazırlanan proje takım halinde onay için belediyeye sunulur. Belediye yetkilileri projenin yürürlükteki yasa ve yönetmelikler doğrultusunda hazırlanıp hazırlanmadığını kontrol ederler. Uygunsa onaylayarak yapı ruhsatını verir, uygun değilse projenin uygun duruma getirilmesi için proje müellifine iade ederler. Yapı ruhsatının alınması aşamasından sonra yapı sahibiyle yapı denetim firması devreye girer.
Yapı denetim firmaları yapının yürürlükteki yasa ve yönetmeliklere uygun olarak yapılıp yapılmadığını yapım aşamasında kontrol eden kuruluşlardır. İlk olarak 05.02.2008 Tarih ve 26778 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürülüğe giren Yapı Denetimi Uygulama Yönetmeliği’ne göre arsa sahibi belirliyordu kendisini denetleyecek yapı denetim firmasını. At pazarlığı yapar gibi pazarlıklar yapılıyor, bu pazarlıklar sonucu yapım işi, denetim ücretini yapı sahininin ödediği firma tarafından denetleniyordu…” demiştin ve ben de senin sözünü keserek öyle şey mi olur! Para aldığın birini nasıl denetleyebilirsin diyerek sözünü kesmiştim. Sen de,
“Bu uygulamanın yanlış bir uygulama olduğunun ayırdına varan ilgili bakanlık, yönetmelikte değişiklik yaparak arsa sahibinin denetim firması seçme özgürlüğünü kısıtlayarak bu seçimi belediyelere bıraktı” demiştin.
Birgül dersini iyi çalışmış olmalı ki “Müştak Amca, ülkemizde ilk sağlıklı deprem yönetmeliği 1999 depreminden bir yıl önce, 1998 yılında yayımlanarak yürürlüğe girmiş. Bu deprem yönetmeliğinden önceki yönetmelik, 1975 tarihinde yayımlanan yönetmelikmiş. Doksan sekiz yönetmeliğin yayımından bir yıl sonra yaşanan 17 Ağustos 1999 Depremi, gerek nüfus yoğunluğu gerekse ekonomik faaliyet açısından ülkemizin en önemli bölgesi olan Marmara Bölgesi’ni etkilemiş. Resmi rakamlara göre, depremde 18 bin 373 kişi yaşamını yitirmiş, 48 bin 901 kişi yaralanmış, 5 bin 840 kişi de kaybolmuş” dedi.
“Evet, biz bu kayıplarımızdan maalesef ders alamadık. Kentlerde çarpık yapılaşmalara göz yumuldu. Çarpık yapılaşmaya göz yumulması yetmiyormuş gibi bu çarpıklığı bir nevi özendirmek amacıyla kamuoyunda “İmar Barışı” olarak adlandırılan bir af yasası çıkartıldı. Bu yasa 18.05.2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Barışa yetişemeyenler olabilir diyerek son müracaat süresi de uzatıldı” demiştin. Ardından da:
“Deprem kuşağında yer alan Türkiye için, yapıların dayanıklılığı sadece bir mühendislik meselesi olarak görülüyor. Bu sorunun toplumsal bir güvenlik meselesi olduğu düşünülmüyor. 1998 tarihli Deprem Yönetmeliği’nden sonra 2007 ve ardından çıkartılan 2018 tarihli Deprem Yönetmelikleri hâlihazırda uygulanan bilimsel temelli yönetmeliklerdir.
İstersen biz şimdi doksan sekiz yönetmeliğinin öncesine dönelim. Anadolu kentleriyle metropol kentlerin varoşlarında faaliyet yürüten inşaat sektörü bu yönetmeliğin yayımlandığı tarihe kadar nervürlü demirle ve Donatı Çeliği Çekme Deney Raporuyla tanışmamıştı. Zemin etüdü de yapılmıyordu. Statik ve betonarme projesi yapan inşaat mühendisi arkadaşlarımız zemin emniyet gerilmesi olarak zeminin genel görünüşüne bakıyor, zemin emniyet gerilmesi olarak 1.5 veya 2 kN/m2 değerlerini baz alarak hesap yapıyorlardı. O zamanlar, genel olarak bazı bölgelerdeki inşaat sektörü hazır beton santrali ve beton laboratuvarıyla da tanışmamıştı. Senin benim gibi inşaat yapanlar kolon kiriş birleşim yerlerinde “Etriye sıklaştırması” diye bir kavramı bilmediğimiz gibi uçları kıvrılmış çelik çubuğun karşılıklı düşey donatıyı tutması işine yarayan ve adına “Çiroz” denilen donatı elemanıyla da tanışmamıştık. Konvansiyonel usullerle yapılan yapılarda düz demir kullanılıyor, kolon kiriş birleşim noktalarında etriye sıklaştırılması yapılmıyor, düşey donatılarda çiroz demiri kullanılmıyordu. Dere kumunun bulunduğu bölgelerde dere kumu, dere kumunun bulunmadığı bölgelerde ve denize sahili olan yerlerde deniz kumu kullanılarak inşaatlar yapılıyordu. Hazır beton santralleri yaygınlaşmadığı için elle hazırlanan beton, ilkel asansörlerle katlara taşınıyordu.
Bu bağlamda yakından tanıdığım Malatya yerelinde seksenli ve daha önceki yıllarda yapılan yapılara bakacak olursak:
Karakaya Barajı işletmeye açılmadan önce, Malatya’daki tüm yapılarda kullanılan kum-çakıl, Eğribük Deresi’nden getiriliyordu. Ocaktan ekskavatörlerle kamyonlara yüklenen kum-çakıl, hiçbir işleme tabi tutulmadan kullanılıyordu. Granülometre uygunluğu el yordamıyla belirleniyor, yığının içerisinde iri taş ya da kafa büyüklüğündeki yumaklar halinde mile rastlandığında mil kütlesi kürek ucuyla ayıklanarak beton hazırlanıyordu. Eğribük’ün Karakaya Baraj gölü havzasında kalması sonucu kapanan kum ocaklarının görevini konkasör ocakları devraldı, kırmataş üretimine çok sonraları geçildi.
Kum-çakılı Ergibüklü Pala Hakkı’nın ocağından istiyorduk. Demir işçiliğini Haçovalı İmam Usta, kalıp işçiliğini Barguzulu Fazlı Usta yapıyordu. Beton işçiliğini de Kâhtalı, Sincikli amelelerle onların başındaki Mardinli Yusuf’la Veyis’in vicdanlarına teslim etmiştik. Haçovalı İmam demir projesini, Barguzulu Fazlı da mimari projeyi bir inşaat mühendisi kadar olmasa bile inşaat mühendisini aratmayacak oranda iyi okuyabiliyorlardı. Beton dökümünde elle karmanın yerini betoniyer, el arabasının yerini de döşeme demirinin katili Japon Arabaları almıştı. Betonun dozunu ayarlamak amelelerin işiydi. Kâhtalı Ramazan’ın göz kararına bırakılmıştı.”
Seni büyük bir dikkat ve heyecanla dinleyen Birgül, “Müştak Amca çok güzel anlatıyorsunuz… n’olur sözünüzü unutmayın, ben bi koşu çaylarımızı tazeleyip geliyorum” dedi ve boş bardaklarla masadaki fazlalıkları alarak hızla mutfağa yöneldi. Çaylarımız tazelenmiş, yanına da Müberra Hanım’ın özene bezene yaptığı ‘Kalburabastı’ tatlılarla dönmüştü Birgül. Sen, kaldığın yerden anlatmaya devam ediyordun.
“Bir metreye bir metre ve elli santim yüksekliğindeki mikâp kalıbına kum çakıl dolduruluyor, üzerine de üç torba, hadi senin gül hatırın için üç buçuk torba çimento yırtılıyordu. Ameleler, mikâp ölçeğini, tabut kolunu andıran iki kolundan yukarı kaldırdığında kum-çakıl ve üç buçuk torba çimento karışımı, üç yüz elli dozlu beton demekti. Bu da sağlam beton anlamına geliyordu. Suyun oranını Mardinli Yusuf belirliyordu. Beton çok kıvamlı olursa arabadan rahat akması ve demirin arasına girmesi zorlaşacağından, hafif bir akarı olmalıydı betonun. Mardinli Yusuf’un, akarı olsun diye betona fazladan kattığı su, çimento şerbetini de alıp kalıp aralığından yere akıyor, geriye kuru bir kum-çakıl karışımı kalıyordu. Kuru beton, kolon ve kiriş içlerinde yetişkin bir insanın yumruğu büyüklüğünde boşluklar oluşturuyordu.”
“Japon Arabası diye bir araba duydun mu?” dedin Birgül’e. Sonra da Japon Arabası’nı nerden bileceksin diyerek soruyu kendin yanıtladın.
“Japon Arabası: İki kocaman otomobil tekerleğinden müteşekkil, yaklaşık 250-300 desimetre küp hacimli arabadır. Kocaman iki teker üzerinde, ağırlık merkezine göre kumanda edilen araçlardı. İçine doldurulan betonun özgül ağırlığı da hesaba katıldığında kendi ağırlığıyla birlikte yaklaşık 500 Kg ağırlığında bir yük demekti. 20 Cm genişliğinde, 5 Cm kalınlığında kalaslar üzerinde yürütüyorduk beş yüz kiloluk arabayı. Sincikli Abuzer’in bir ayağını fren olarak kullanıp, arabayı arkadan kaldırdığında, demir üzerine boca ettiği abartısız beş yüz kilo ağırlığındaki beton, kalıbı hatırı sayılır bir deprem şiddetine sallıyordu. Kalıbı sarstığında kalıbın çökmemesi için içimizden de olsa, “Yarabbi şükür, bu arabada da kalıp çökmedi!” dualarını dillerimizden düşmüyorduk. Japon arabasının gezdirildiği döşemelerdeki pilye demirleri düzleşiyor, özelliğini yitiriyordu. Az kalsın vibratörü unutuyordum. Beton dökülürken vibratör çalıştırılmasına kalıbı patlatır diye Barguzulu Fazlı karşı çıkıyordu. Beton dökülürken kalıbın patlaması ya da kalıp iskelesinin çökmesi tüm çalışanların ve yapı sahibinin korkulu rüyasıydı. Şimdilerde teknoloji çok gelişti. Oldukça sağlam ve güvenlikli kalıp malzemeleri kullanılıyor inşaatlarda. Yapı sahibi olarak bizler ya da şantiye şefleri ne Haçovalı İmam’ın ne Barguzulu Fazlı’nın ne de Mardinli Yusuf”un işine müdahale edebiliyorduk. Bir iki müdahalede işi bırakıyorlardı. Yarım kalan işe de bir başkasını getirebilene aşk olsundu… İnşaat sektöründe hiçbir usta ya da ekip, bir başkasının yarıda bıraktığı işe gitmez; sahipsiz cenaze gibi ortada kalırdı müteahhidin işi. O âlemde bir başkasının yarıda bıraktığı işe gitmek, işini yarıda bırakanın kutsalına dil uzatılmışcasına ayıp sayılırdı.
Beton kazasız belasız döküldüyse bundan sonrası inşaatın bekçisi Akçadağlı Hemmet”in himmetine kalmıştı. Asıl adı Ahmet’ti ama o gerçek adı söylendiğinde dönüp bakmaz, “Ula Hemmet” dediğimizde yönünü dönerdi sesin geldiği tarafa. Betonun kür alması için günde en az iki kere sulanmasını, sıcak saatlerde değil, serin saatlerde sulanmasını söylerdik Hemmet’e. Onun keyfine kalmıştı beton sulama işi, keyfi ne zaman istiyorsa o zaman sulardı. Unutmuşsa o gün hiç su yüzü görmemiş olurdu beton.
Bir seferinde, ikinci kat betonunun dökümünün üzerinden daha bir hafta bile geçmeden Barguzulu Fazlı dayandı kapıma. “Ben yarın kalıbı sökmeye başlıyorum” diye tutturdu. “Olmaz Fazlı Usta! Şunun şurasında kaç gün oldu beton döküleli, en az bir hafta daha kalıpta kalması gerek betonun” dedim. İnatlaştı Fazlı Usta, “Yarın sökmezsem on beş güne kadar sökemem, bu arada başka kalıba gideceğim” deyince elimi kolumu bağladı. Ne diyeceğimi bilemedim. “Madem öyle, o zaman iki gün sonra sök” dedim. Bu kez de “İşçilerim o iki günde boş kalıyor, onların iki günlük yevmiyelerini verirsen beklerim” demez mi! Ölür müsün öldürür müsün? La Havle çektim, ofladım, pufladım. “Lanet olsun, sök!” dedim sonunda. Aynı işlemler bir üst katta da devam etti. Şimdi sen, ‘Ya belediye? Belediye gelmiyor mu demir tesliminde ya da beton dökülürken’ diyeceksin. Ne belediyesi kızım! Belediye sadece subasman kotunda geliyordu. Subasman kotunun, yoldan ve bitişik komşudan çekmelerin santimine uygun olup olmadığını kontrol edip gidiyordu. Yapı Kullanma İzin Belgesi almaya gidinceye kadar belediye görevlisiyle karşılaşmamız mümkün değildi.
Belediyenin rant uğruna yedi kata çıkardığı apartman iyisiyle kötüsüyle tamamlanmış, Yapı Kullanma İzin Belgesi alınmış oluyordu. Müteahhitle kat karşılığı sözleşme yapılırken ne zemin cinsinden ve değerlerinden ne de bina statiğinden söz edilirdi… Apartmanın adının ne olacağı binanın betonarme hesaplarından çok daha önemliydi. Sözleşmenin ana başlığı arsa sahibinin istediği şekilde yazılmışsa gerisi hikâyeydi. Lafı çok uzattığımın farkındayım. Bu anlatacağım olayı ben yaşamadım ama yakın bir arkadaşımdan duydum, olduğu gibi sana da anlatayım.
Arsa sahibinin soyadı Hakverdi’dir. Bizim Vakkas’la aralarında ‘Hakverdi Apartmanı Kat Karşılığı Yapım Sözleşmesi’ imzalarlar.
Arsa sahibi, binanın bitme aşamasında kendi oturacağı dairenin alaturka tuvaletine de sıcak su musluğu ister. Hem de ne zaman ister biliyor musun? Fayanslar döşendikten sonra ister. Olmazsa olmazıdır Hüseyin Hakverdi Bey’in… basuru vardır, sıcak suyla taharet etmelidir mabadını. Vakkas, ‘Bu aşamadan sonra olmaz, fayansı döşenmiş bir alana yeniden boru mu çekilir? Dairenin içindeki tüm fayansın kırılıp yeniden yapılmasını istiyorsun, ben yapamam’ diye diretir ve arsa sahibiyle araları açılır.
‘Ta uzaklardan okunacak irilikte, o cam gibi parlayan şeylerden olsun apartmanın dışı’ demiş Hüseyin Efendi. Binanın dış cephesinin BTB’yle kaplanmasını istiyormuş. Bina bittiğinde ana caddeye bakan duvara yazılmıştı ‘Hakverdi Apartmanı’nın adı. Daire satın alanların birkaçı temelden girmiş. Evini ucuza aldığına seviniyor, dualar ediyorlarmış bizim Vakkas’a. Vakkas mühendis değildi, bizim şapkalı şalvarlı dediklerimizdendi. Babasından kalan araziler baraj altında kalınca istimlakten aldığı parayı sermaye yapıp yap-satçılığa başlamıştı. Yeri gelmişken burada bir özeleştiri yapmak istiyorum: Vakkas gibilerin elinden tutan da biz mühendisler ve mimarlarız. Elinde üç beş kuruş sermayesi olan birine ya diplomamızı kiralayarak ya da onların şirketlerine ortak olarak bu işte zenginleşmelerini sağlıyor, bizler de düşük ücretlerle yetinmek zorunda kalıyoruz. Neyse, biz konumuza dönelim. İnsanlarımız kişisel çıkarlarını her şeyin üstünde tutarlar. Güney cepheli bir daireyi ötekilerden ucuza satın aldığı için şükran duyar müteahhide. Banyodaki fayansın desenine, kapı kollarının ışıltısına, zemindeki parke verniğinin kayganlığına, pencere camının rahat silinmesine bakarak seçerler dairelerini. Birkaç kere sökülüp yeniden bantlanmış paket paket Borcam’lar ve çelik tencerelerle ev görmeye gelen eski mahalleden komşularına. ‘Vakkas Bey daha satmaya başlamamıştı, ilk daireyi biz aldık’ diye kasım kasım kasılırlar. Bir başkası, evi arka caddeye baksa da ‘Apartmanın en güzel dairesi bizimki’ diye şişinir. ‘Ön dairelerde yazın güneşten oturulmuyor’ diye hava atmakla yetinmez, ‘Müteahhit bizim adamın önceden tanıdığıymış, Allah razı olsun en güzel daireyi hem de daha ucuza bize satmış’diye övünür alt kattaki Aynur Hanım’la konuşurken. Arsa sahibi, arsa karşılığında oturacağı daireyle zemin kattaki büyük dükkânı almıştır. Müteahhidi kandırıp büyük dükkâna sahip olduğu için sinsi sinsi sırıtır. Tanınmış bir mobilya mağazasına kiraya verir dükkânını. Mağaza sahibi ‘Bu dükkân ölçüye biçiye gelmiyor, teşhirde sıkıntı yaşıyoruz, şuradaki kolon fazladan gibi görünüyor onu kessek yatak odası takımı etejeri, gardırobu, tuvalet masasıyla birbirinden ayrılmadan daha albenili görünecek, müşteri hepsini birarada görmek istiyor’ der. Dükkân sahibiyle kiracısı kafa kafaya verir, keserler kolonu, yontarlar alçak duran kirişi. Apartmanda oturan herkes mutludur. Kolon kesilirken hiltinin çıkardığı zırıltı ne Hatice Hanım’ın ne de Aynur Hanım’la kocasının umurundadır. Mutlu mesut yaşamlarını sürdürürler zemin kattaki kolonu kesilen Hakverdi Apartmanı’nda. Dükkân sahibi kira artırım zamanı geldiğinde ellerini ovuşturur. Kolonu kesip dükkânını büyütmüş, yontuğu kirişin öte yanına geçerken mobilyacının kafasının kirişe değmesine engel olurlar elbirliğiyle. Bunlardan müteahhidin haberi bile olmaz.
Bak Birgülcüğüm, son olarak şunu da söyleyeyim de kapatalım bu konuyu. Betonarme bir yapının ekonomik ömrü, kullanılan malzemelerin kalitesi, inşaat teknikleri, çevresel koşullar, ruhsatsız kat ilaveleri, taşıyıcı sistemin dengesini bozacak kaçak müdahaleler ve düzenli bakım gibi etkenlere bağlı olarak değişebilir. Ortalama ekonomik ömür 50-60 yıl olarak kabul edilirken bu ömür olumsuz koşullarda daha da kısalabilir.
Kamu İhale Kanunu ve Borçlar Kanunu’nda müteahhidin, üstlenmiş olduğu işleri, sorumlu bir meslek adamı olarak fen ve sanat kurallarına uygun olarak yapmayı kabul etmiş olduğu kabul edilmektedir. Kamu İhale Kanunu, Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu ve uygulama yönetmeliklerinde müteahhide ağır sorumluluklar yüklenmektedir. Bu yönetmeliklerde, müteahhidin kendisine verilen projeye ve teknik belgelere göre işi yapmakla yükümlü olduğu yazılıdır. Yapı müteahhidinin, projenin ve teknik belgelerin iş yerinin gereklerine, fen ve sanat kurallarına uygun olduğunu, yapıda kullanılacak her türlü malzemenin nitelik bakımından yeterliliğini incelemiş, kabul etmiş ve bu suretle işin teknik sorumluluğunu üstlenmiş olduğunu belirten bağlayıcı hükümler bulunmaktadır mevzuatta. Böylesine ağır sorumluluklar altında mesleğini icra etmeye çalışan bir meslek grubunun gereği gibi denetlenmemesi oldukça ironiktir. İşinin uzmanı olmayan kişilerin müteahhitlik mesleğine özendirilmesi ve bu tür kişilere inşaat yapma yetkisinin verilmesi de trajikomiktir” demiştin.
Buraya döndükten sonra evimizde ufak tefek tadilatlar yaptık. Aynı yıl içinde Birgül’ü evlendirdik. Üniversiteden bir arkadaşıyla evlendiler. Evliliklerinin birinci yılında dünya tatlısı bir de kızları oldu. Geçtiğimiz günlerde ikinci yaşını bitirdi. Buraya gelmeden birkaç ay önce Pakize’ye Demans teşhisi koymuş, çok hızlı ilerleyebilir demişti doktoru. Sizde yemek yediğimiz akşam Pakize’nin unutkanlıklarından ve aynı sözleri tekrar tekrar söylemesinden sezmiş olmalı Müberra Hanım. Onları izlediğimi sana fark ettirmemeye çalıştım. Gece boyunca gözüm, kulağım Müberra Hanım’la eşimin konuşmalarındaydı.
Değerli dostum, birkaç gündür Pakize’yi evde yalnız bırakamıyorum, bu yüzden mektubunu hemen gönderemeyeceğim. İlk fırsatta dışarıya çıktığımda göndermiş olacağım. Az kalsın unutuyordum, bu arada yeni yılınızı da kutluyor, Müberra Hanım’ ve sana sağlıklı bir yaşam diliyorum. Sevgiler, selamlar. 04 Ocak 2023
Arkadaşın Selim Öngören
“…”
Sevgili Müştak Amcacığım,
Babama 25 Ocak 2026 tarihinde yazdığınız mektup ancak bugün elime geçti. Şehirde her yer yıkıldığı için tüm adresler değişti. Eski caddeler ve sokaklar kayboldu, yerine yeni caddeler açıldı, eski isimleri yenileriyle değiştirildi. İki gün önce babamların oturduğu mahallenin muhtarı aradı. ‘Babanızın adına bir mektup var, uygun bir zamanda gelip alabilir misiniz?’ dedi. Doğrusu babamın devlete bir borcu falan çıkmıştır diye korka korka gittim muhtara. Sarı zarftan çok korkardı babam. Bu gibi durumlarda ‘Senin korkaklığın babana çekmiş, baban da her şeyden korkar’derdi rahmetli annem. Postacı zarfın üzerine yazdığınız adreste babamı bulamamış ve mektubu bırakmak üzere muhtara gitmiş. Muhtar da Selim Bey’in kızını tanıyorum, üniversitede hocalık yapıyor, onu çağırır veririm’ demiş. Zarfın üzerinde adınızı görünce çok heyecanlandım. Hemen oracıkta açıp okudum mektubunuzu. O kadar güzel şeyler yazmışsınız ki nasıl mutlu olduğumu anlatamam.
En çok da mektubunuzun “Doğar doğmaz bezlere sarıldığımızı ve giderken de bezlere sarılarak döneceğimizin bilincindeyim. Bizim yaşımızdaki insanların hepsi değil ama bazılarının, başkaları tarafından besleneceğini, yatırılıp kaldırılacağını, oradan oraya taşınacağını da biliyorum. Şimdilik yatağıma kendim gidebiliyorum” dediğiniz yerinde çok duygulandım. Keşke babam da yaşasaydı da onu kendi ellerimle sarıp sarmalasaydım dedim ve ağladım muhtarın karşısında.
Babamla annemi 6 Şubat Depremi’nde kaybettik Müştak Amca. Ölümünden bir ay kadar önce size yazdığı bu mektubu evimizin enkazı kaldırılırken babamın dolabında sakladığı bir kutunun içerisinde buldum. Size neden göndermediğini bilemiyorum. Babamın sağlığı iyiydi ama annem Alzheimer hastalığına yakalanmıştı. Ne bizim düğünümüzden haberi oldu ne de torununun doğumundan. Bilincini tamamen yitirmişti. Annemin her türlü bakımını babam üstlenmişti. Bize fırsat vermiyor ‘Siz işinize gücünüze bakın, sen tez çalışmana yoğunlaş, ben annenizin her şeyiyle ilgilenirim’ diyordu. Babamlarla aynı şehirde yaşıyor olsak da kaldığımız lojmanla babamların evinin arası hayli ozak olduğundan, haftada bir kere yüz yüze ancak görüşebiliyorduk.
O gün sabaha karşı saat 04.17 de büyük bir gürültü ve sarsıntıyla uyandık. Eşim, kızım ve ben depremden sağ kurtulmuştuk. Evimizin duvarlarında yere yer çatlaklar olsa da hayatta olduğumuza şükredip evdeki hasarları önemsememiştik. Sokağa çıktığımızda ortalık toz dumandı. İnsanlar gece kıyafetleriyle soğukta tir tir titreyerek olayın şokunu atlatmaya çalışıyorlardı. Biraz kendimize geldikten sonra babamı aradım. İyi olduklarını, evlerinde ufak tefek çatlakların olduğunu, annemi aşağıya inmeye ikna edemediğini, onu yalnız bırakmamak için evde beklediğini söyledi. Ortalık ağarmaya, şubat ayazına aldırış etmeyen güneş, sıcaklığını hissettirmeye başlamıştı. Görevliler ve kayıp yakınları çöken binaların enkazından ölü ve yaralı ararken hayatta kalanlar da ‘Acıyan yer ayrı, acıkan yer ayrı’ dedikleri gibi soğuktan korunacak yer aramanın ve karınlarını doyurmanın telaşını yaşıyorlardı. Kurtarma çalışmalarında bir hantallık seziliyordu. Daha önceki depremlerde yaşananları televizyonlardan izlemiştim, devletin güvenlik güçleri ve askerler can hıraş bir şekilde enkaz altında kalanları arıyorlardı. O günkü hantallığı görünce çok öfkelenmiştim. Bu kadar geç hareket edilmesine bir anlam veremiyordum. Babamlara gittiğimde annem her zamanki kayıtsızlığını koruyor, pencerenin önündeki koltuğunda dışarıdaki koşuşturmaları izliyordu. Siren seslerine odaklanmış, ortalığı inleten siren seslerini duygu dolu bir müzik eserini dinler gibi dinliyordu.
Annemi evden çıkmaya ikna edemedik. Pencerede gördüğü manzaranın keyfini(!) kendi aklınca doyasıya yaşamak istiyordu. ‘Dışarıda hava daha soğuk, hiç değilse evde battaniyeye sarınmış bir vaziyette oturuyor, kapıyı üstüne kilitler, ara ara gelir bakarım. Sen bizi merak etme, çocuğunun yanına dön” demişti babam. Keşke babamı dinlemeyip dediklerini yapmasaydım, onların ölümüne engel olabilseydim.
Depremin artçıları devam ediyordu. Asıl faciayı öğleden sonra meydana gelen 7.00 şiddetindeki depremde yaşadık. AFAD yetkililerinin, ‘Evlerinize girmeyin, evlerinizin yakınında beklemeyin!’ uyarılarına kimse aldırış etmiyordu. İnsanlar evlerine giriyor, yiyecek, içecek alıp insani ihtiyaçlarını gideriyorlardı.
Sık sık annemi yoklamak için üçüncü kattaki dairesine çıkan babam, saat 13.30 da meydana gelen depreme yakalanmış, annemle birlikte enkaz altında kalmıştı. Babamların apartmanından sekiz kişinin cansız bedenine ulaşıldı. Annemin bilinçsiz inadı babamı da aldı.
Depremden sağ kurtulanlar enkaz kaldırma çalışmalarının başından ayrılmıyor, hem cesetlerinin özenle çıkarılmasını dikkatle izliyorlar hem de kurtarabildikleri oranda özel eşyalarına sahip çıkmaya çalışıyorlardı. Babamla annemin cansız bedenine ulaşıldığında ekskavatörün kepçesindeki kazmaya takılı olarak çıkan el yapımı ceviz kaplamalı etejer de göründü. Masif cevizden ayakları olan, kilitli bir etejerdi. Şimdiki mobilyalar gibi olsa parçasını bulamazdık. Babam özel eşyalarını o kilitli dolabında saklardı. Eşimin arabaya aldığı etejere uzun bir süre dokunmadık. Onları unutmam mümkün değildi ama acımız yavaş yavaş dinmiş, normal yaşama dönmeye başlamıştık. Babamla annemden sadece o dolap ve içinde annemin albümleri, babamın da özel eşyalarını, yüzüklerini, tespihlerini sakladığı küçücük bir teneke kutu kalmıştı.
Etejerin içerisinden çıkan, İngiltere’nin ünlü kurabiyelerinin satıldığı o teneke kutunun en üstünde buldum size yazdığı bu mektubu. Babamla olan arkadaşlığınızı biliyordum. Ailemin ölümünden dolayı beni aramadığınız için size gönül koymuştum. Mektubunuzu okuyunca onların ölümünden haberdar olmadığınızı anladım, size olan kırgınlığımı unuttum.
Müştak Amcacığım, asıl size söylemek istediğim daha ilginç şeyler var. Babamla annemi kaybettiğimiz depremin ardından sorumlular hakkında yargısal işlemler başlatıldı. Birçok üniversiteden benim gibi akademisyenleri bilirkişi olarak tayin etmeye başladı mahkemeler. Üçer kişilik komisyonlar halinde bilirkişi raporları hazırlamaya başladık. Bizim sunduğumuz raporlar sonucu, müteahhitler, mimarlar ve inşaat mühendislerine cezalar yağmaya başladı. Olaya adı karışanlardan bazılarını tutuksuz bazılarını da tutuklu yargıladı mahkemeler. Asıl can alıcı konuya geleceğim. Buraya taşınmadan önce bir akşam yemeği için size davetliydik. O akşamı anımsadınız mı? Orada bana çok değerli bilgiler aktarmış, deneyimlerinizi anekdotlarla anlatmıştınız. Hakverdi Apartmanı’nı ve yapının müteahhidi Vakkas Hakverdi’yi anlatmıştınız. İşte o binanın da dava dosyasına beni bilirkişi olarak atamıştı mahkeme. Bu gibi durumlara sizin yaşıtlarınız tevafuk diyorlar, ben tesadüf diyorum. Şu tesadüfe bakar mısınız Müştak Amca?
Seksenli yılların ikinci yarısında yapılan Hakverdi Apartmanı, yaklaşık otuz beş sene sonra, 24 Ocak 2020 günü saat 20.55’te meydana gelen 6.7 şiddetindeki Elazığ Deprem’iyle önemli oranda sarsılmış. Bu deprem olduğunda hep birlikte sizin evde yemekteydik. Televizyonlar son dakika haberi olarak vermişlerdi. Apartmanda yaşayanlar canlarını kurtarmaya çalışıp, evlerini terk ederek o geceyi sokakta geçirmişler. Gün ağarmaya, ortalık sakinleşmeye başladığında temel ihtiyaçları olan tuvalet ihtiyaçlarını gidermek üzere evlerine girmişler. Kolon ve kirişlerdeki belirgin çatlakları sezemeseler de duvarlarda oluşan, yetişkin bir insanın serçe parmağının gireceği açıklıktaki diyagonal çatlakların büyük bir felaketin ilk habercileri olabileceğini anlayamamışlar. Aradan günler geçmiş, depremin ufak şiddetli artçılarına alışılmış, ortalık sakinleşmiş. Ağır hasar gören Hakverdi Apartmanı’nın normal koşullarda yıkılması gerekmekteymiş. Kat malikleri, apartmanın yıkılıp yerine yenisinin yapılması maliyetini göğüsleyemediklerinden yıkıma razı gelmemişler ve mahkeme kanalıyla ağır hasara itiraz etmişler. Mahkeme sonucu ağır hasarlı rapor, güçlendirme yapılması koşuluyla hafif hasarlı olarak değiştirilmiş. ‘Allah’ın dediği olur’ diyerek işi kadere havale etmişler. Sadece zemin katta, fazla da pahalıya kaçmadan üç beş putrel demirle güçlendirme yapmaya karar vermişler. Yaptırdıkları iş güçlendirmeden çok, içinde oturanların güçlendirme diye avutuldukları bir imalat olmuş. Bütün bunlardan ne yapının ilk müteahhidi haberdar olmuş ne de belediye. Dairelerin duvarlarındaki çatlaklara alçı basmışlar, elini yüzünü boyayıp oturmaya başlamışlar. Bu anlattıklarımı 6 Şubat 2023 günü saat 04.17 de meydana gelen 7.8 büyüklüğündeki depremde ailesinden altı kişiyi kaybeden, kırk altı yaşındaki bir tanıktan dinledik. Aklıma kolon kesme hikâyesi geldi ve onu sordum dinlediğimiz tanığa. ‘O konuyu çok bilmiyorum, vebali günahı yapanların boynuna’ dedi. Tanık olarak dinlediğimiz kadın, apartmanda yaşamını yitiren Aynur Hanım’ın öğretmen kızıymış. ‘Çocukluğumu o apartmanda yaşadım’dedi.
Asrın felaketi olarak hafızalara kazınan depremden Hakverdi Apartmanı da nasibine düşeni almış ve aynı apartmanın enkazında 17 kişinin cansız bedenine ulaşılmış.
6 Şubat Depremi’nin Kahramanmaraş Pazarcık merkezli olduğu, o bölgede 11 ilin depremden büyük oranda etkilendiğini gördük. Yetkililer, depremi yaşayan illerden, Hatay’da en çok insan kaybının, Malatya’da da en büyük yapısal hasarın meydana geldiğini duyurdular.
Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, bu tür ölümlerle sonuçlanan olaylarda bilirkişilik konusu tartışmalı bir konudur. Altına imzamı attığım raporların güvenirliğinin tartışma yaratmaması için empatik duygularla hareket etmeye çalışıyorum. Haksız yargılamaları ve mağduriyetleri beraberinde getirmemesi için pratikle bağdaşmayan raporlar hazırlamıyorum. Depremde yaşamlarını yitirenlerin yaşamlarının çalındığını göz önünde bulundurarak ve geride kalan yakınlarının yeri doldurulamayacak kayıplarını yerine getirmenin ve acılarını dindirmenin mümkün olamayacağını düşünerek olabildiğince adil davranmaya çalışıyorum. Öte yandan, sistemden kaynaklanan yanlışları gözardı etmemeye de azami özen gösteriyorum.
Müştak Amcacığım, sizin kadar yeterli deneyimim olmasa da özellikle, teorik bilgilerimin pratikle bağdaşmasına özen gösteriyor, uygulama koşullarını soruşturup araştırarak pratik bilgiyle kitabi bilgiyi eşleştirmeye gayret ediyorum. En çok da, vicdanımın sesini dinliyor, yeni mağduriyetler yaratmamak için elimden geldiğince vicdanlı davranmaya çaba gösteriyorum. Müştak Amca, babam inançlı ve vicdanlı bir insandı. Birgün bana ‘Kızım, vicdanına çok yük yükleme ki Allah’ın huzuruna çıkmaya cesaret edebilesin’ demişti. Babamın bu sözünü hiçbir zaman unutmayacağım.
Bundan yaklaşık bir ay kadar önce, asrın felaketinin 3. yılında depremde yaşamlarını yitirenleri andık. Resmi rakamlara göre, içlerinde annemle babam da olmak üzere 54000 insanımızı kaybetmişiz. Hepsini rahmetle anıyor, geride kalan yakınlarına baş sağlığı ve sabır diliyorum. Müberra Teyzemin ve sizin ellerinizden öpüyor, saygılarımı sunuyorum. Aramayı düşünürseniz ya da buralardan bir isteğiniz olursa telefonum: 0 5xx 3xxxx54 04Mart 2026
Doç. Dr. Birgül Övgün
* Görsel, 07 Aralık 2025 tarihinde Kuşadası’nda yıkılan bir binadan alınmıştır
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Fatih DULKADİROĞLU
MÜŞTAK BEY’E MEKTUP
Çok değerli Müştak Bey Kardeşim,
Uzun zaman oldu görüşmeyeli. Ankara’dan ayrıldıktan sonra bir türlü görüşemedik. Buraya döndükten sonra, şöyle bir düşündüm de en son karşılaşmamızın üzerinden neredeyse üç sene geçmiş. Bu arada ne sen beni aramışsın ne de ben seni… Son görüşmemizden birkaç hafta önce, kızımın da senin mesleğini seçerek inşaat mühendisi olduğunu, üniversitede akademisyen olarak göreve başlayacağını söylemiştim.
O gün bana “Ülkemiz deprem bölgesi; değişik yörelerde sık sık depremler oluyor. Ölümlü ve yaralanmalı depremlerin hemen ardından başlatılan soruşturmalar sonucu, ilk birkaç gün içerisinde sorumlular yakalanıyor, gözaltı süreçleri başlatılıyor. Tutuklu ve tutuksuz yargılamalara geçiliyor. Toplumda oluşan büyük bir kamuoyu baskısıyla müteahhitler, mimarlar ve inşaat mühendislerinin üzerine gidiliyor. İktidarıyla muhalefetiyle siyasal güçler, onların doğal uzantıları belediyeler ve diğer ilgili kurumlar devre dışı bırakılıyor. Attığı imzalara dikkat etsin, sorumluluğu altındaki işleri titizlikle takip etsin” demiştin.
Ben de kızıma, Müştak Amcan deneyimli bir mühendis, onu bir gün evimize davet edelim, onunla konuş deneyimlerinden yararlan demiştim. Bu konuşmamızın üstünden fazla bir zaman geçmemişti ki sen benden daha atik davranmıştın. Hiç unutmuyorum, 24 Ocak 2020 günü bizi akşam yemeğine davet etmiştiniz. Analıkızlı köfte yapmış, ‘Kusura bakmayın bu yemeğin yanında başka bir yemek yenmediği için tek çeşit yemek yaptım’ demişti Müberra Hanım. Yemeğimizi bitirmiş, çaylarımızı yudumluyorduk. Saat 20.55’te, Elazığ’da 6.7 şiddetinde bir deprem meydana geldiğini, depremden çevre illerin de etkilendiğini son dakika haberi olarak altyazıyla veriyordu televizyonlar. Değerli eşin Müberra Hanım’ın hazırladığı o mükellef sofrada havadan sudan konuşurken sohbetin konusu ister istemez depreme yoğunlaşmıştı. Ailece aynı masada oturup sohbet ettiğimiz son akşam yemeğinde, kızım Birgül’le uzun uzun mesleki sohbetler etmiş, ona deneyimlerini anlatmıştın. Müberra Hanım’la eşim salonun pencereye yakın yerindeki karşılıklı berjerlerde sohbet ediyorlar, ben de yemek masasında bir yandan senin Birgül’e anlattıklarını can kulağıyla dinlerken bir yandan da kadınları izliyordum.
“Birgülcüğüm, sen meslek hayatına yeni atılıyorsun” diyordun. “Seni iyi bir akademisyen olarak görmek istiyoruz. Profesörlüğe kadar yükselir, sorumluluğunu bilen, mesleğini hiçbir tesir altında kalmadan icra edecek ve ettiği ‘Mühendislik Yemini’ne sadık kalacak mühendisler yetiştirirsin ülkeye... Gerek çalıştığın kurumda gerekse özle sektörde birçok olayla karşılaşacaksın. Bu anlatacaklarım bir ön bilgi olarak aklında kalsın” demiştin. Birgül sofranın toplanmasına, eviyede biriken bulaşıkların makineye atılması için Müberra Teyzesine yardım ettikten sonra elindeki çay tepsisiyle masaya geldiğinde:
“Bak kızım, bir yapının yapım aşamasının ilk basamağı imar planlarıdır. Yapının yapılacağı arsanın imara uygun olup olmadığı ve zemin durumu belediye imar komisyonları tarafından belirlenir. Uygunsa arsa yoğunluğuna göre imar izinleri verilir. İmar izni olmayan alanlardaki yapılaşmayı engellemek belediyelerin sorumluluk alanındadır.
Arsa sahibinin belediyeden aldığı onaylı imar çapına göre projelendirme işlemine geçilir. Bu aşamadan sonra öncelikli iş, zemin etüdünün yapılmasıdır. Yapının oturacağı arsanın farklı noktalarında farklı karakteristik özelliklerin oluşabileceği düşünülerek zeminin tek noktasında değil, belirli noktalarında zemin etüdü yapılır. Proje müellifi mimar, arsa sahibinden aldığı ihtiyaç programı ve zemin etüdü raporu doğrultusunda taslak projesini hazırlar ve arsa sahibinin onayına sunar. Mimarın, ihtiyaç programı doğrultusunda hazırlamış olduğu taslak proje, inşaat, makine, elektrik, elektronik ve varsa diğer mühendislik dallarıyla ilgili mühendislerin görüş ve değerlendirmelerine sunulur. Tüm bu birimlerle yapılan toplantıda yapı, bütün fonksiyonlarıyla (yapıya uygun yaşam koşulları, asansör, yangın, ulaşım, iletişim, elektrik, temiz su, atık su, ısıtma, havalandırma vb. konularda) uyumsuzluk gösterebilir. Bu durumlar yeniden tartışılarak uygulama projelerinin hazırlanmasına geçilir. Uygulama projesi sırasında, mimar tarafından hazırlanan taslak proje, diğer departmanlarda hazırlanan projelerle uyumsuzluk (kolon kiriş kalınlıkları ve yükseklikleri, tesisat bacalarının geçtiği yerler, ısıtma ve havalandırmanın sağlıklı yapılması vb.) gösterebilir. Bu durumlar yeniden tartışılarak ortak nokta bulunur ve kesin uygulama projelerinin hazırlanmasına geçilir. İlgili mühendislik departmanları tarafından hazırlanan proje takım halinde onay için belediyeye sunulur. Belediye yetkilileri projenin yürürlükteki yasa ve yönetmelikler doğrultusunda hazırlanıp hazırlanmadığını kontrol ederler. Uygunsa onaylayarak yapı ruhsatını verir, uygun değilse projenin uygun duruma getirilmesi için proje müellifine iade ederler. Yapı ruhsatının alınması aşamasından sonra yapı sahibiyle yapı denetim firması devreye girer.
Yapı denetim firmaları yapının yürürlükteki yasa ve yönetmeliklere uygun olarak yapılıp yapılmadığını yapım aşamasında kontrol eden kuruluşlardır. İlk olarak 05.02.2008 Tarih ve 26778 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürülüğe giren Yapı Denetimi Uygulama Yönetmeliği’ne göre arsa sahibi belirliyordu kendisini denetleyecek yapı denetim firmasını. At pazarlığı yapar gibi pazarlıklar yapılıyor, bu pazarlıklar sonucu yapım işi, denetim ücretini yapı sahininin ödediği firma tarafından denetleniyordu…” demiştin ve ben de senin sözünü keserek öyle şey mi olur! Para aldığın birini nasıl denetleyebilirsin diyerek sözünü kesmiştim. Sen de,
“Bu uygulamanın yanlış bir uygulama olduğunun ayırdına varan ilgili bakanlık, yönetmelikte değişiklik yaparak arsa sahibinin denetim firması seçme özgürlüğünü kısıtlayarak bu seçimi belediyelere bıraktı” demiştin.
Birgül dersini iyi çalışmış olmalı ki “Müştak Amca, ülkemizde ilk sağlıklı deprem yönetmeliği 1999 depreminden bir yıl önce, 1998 yılında yayımlanarak yürürlüğe girmiş. Bu deprem yönetmeliğinden önceki yönetmelik, 1975 tarihinde yayımlanan yönetmelikmiş. Doksan sekiz yönetmeliğin yayımından bir yıl sonra yaşanan 17 Ağustos 1999 Depremi, gerek nüfus yoğunluğu gerekse ekonomik faaliyet açısından ülkemizin en önemli bölgesi olan Marmara Bölgesi’ni etkilemiş. Resmi rakamlara göre, depremde 18 bin 373 kişi yaşamını yitirmiş, 48 bin 901 kişi yaralanmış, 5 bin 840 kişi de kaybolmuş” dedi.
“Evet, biz bu kayıplarımızdan maalesef ders alamadık. Kentlerde çarpık yapılaşmalara göz yumuldu. Çarpık yapılaşmaya göz yumulması yetmiyormuş gibi bu çarpıklığı bir nevi özendirmek amacıyla kamuoyunda “İmar Barışı” olarak adlandırılan bir af yasası çıkartıldı. Bu yasa 18.05.2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Barışa yetişemeyenler olabilir diyerek son müracaat süresi de uzatıldı” demiştin. Ardından da:
“Deprem kuşağında yer alan Türkiye için, yapıların dayanıklılığı sadece bir mühendislik meselesi olarak görülüyor. Bu sorunun toplumsal bir güvenlik meselesi olduğu düşünülmüyor. 1998 tarihli Deprem Yönetmeliği’nden sonra 2007 ve ardından çıkartılan 2018 tarihli Deprem Yönetmelikleri hâlihazırda uygulanan bilimsel temelli yönetmeliklerdir.
İstersen biz şimdi doksan sekiz yönetmeliğinin öncesine dönelim. Anadolu kentleriyle metropol kentlerin varoşlarında faaliyet yürüten inşaat sektörü bu yönetmeliğin yayımlandığı tarihe kadar nervürlü demirle ve Donatı Çeliği Çekme Deney Raporuyla tanışmamıştı. Zemin etüdü de yapılmıyordu. Statik ve betonarme projesi yapan inşaat mühendisi arkadaşlarımız zemin emniyet gerilmesi olarak zeminin genel görünüşüne bakıyor, zemin emniyet gerilmesi olarak 1.5 veya 2 kN/m2 değerlerini baz alarak hesap yapıyorlardı. O zamanlar, genel olarak bazı bölgelerdeki inşaat sektörü hazır beton santrali ve beton laboratuvarıyla da tanışmamıştı. Senin benim gibi inşaat yapanlar kolon kiriş birleşim yerlerinde “Etriye sıklaştırması” diye bir kavramı bilmediğimiz gibi uçları kıvrılmış çelik çubuğun karşılıklı düşey donatıyı tutması işine yarayan ve adına “Çiroz” denilen donatı elemanıyla da tanışmamıştık. Konvansiyonel usullerle yapılan yapılarda düz demir kullanılıyor, kolon kiriş birleşim noktalarında etriye sıklaştırılması yapılmıyor, düşey donatılarda çiroz demiri kullanılmıyordu. Dere kumunun bulunduğu bölgelerde dere kumu, dere kumunun bulunmadığı bölgelerde ve denize sahili olan yerlerde deniz kumu kullanılarak inşaatlar yapılıyordu. Hazır beton santralleri yaygınlaşmadığı için elle hazırlanan beton, ilkel asansörlerle katlara taşınıyordu.
Bu bağlamda yakından tanıdığım Malatya yerelinde seksenli ve daha önceki yıllarda yapılan yapılara bakacak olursak:
Karakaya Barajı işletmeye açılmadan önce, Malatya’daki tüm yapılarda kullanılan kum-çakıl, Eğribük Deresi’nden getiriliyordu. Ocaktan ekskavatörlerle kamyonlara yüklenen kum-çakıl, hiçbir işleme tabi tutulmadan kullanılıyordu. Granülometre uygunluğu el yordamıyla belirleniyor, yığının içerisinde iri taş ya da kafa büyüklüğündeki yumaklar halinde mile rastlandığında mil kütlesi kürek ucuyla ayıklanarak beton hazırlanıyordu. Eğribük’ün Karakaya Baraj gölü havzasında kalması sonucu kapanan kum ocaklarının görevini konkasör ocakları devraldı, kırmataş üretimine çok sonraları geçildi.
Kum-çakılı Ergibüklü Pala Hakkı’nın ocağından istiyorduk. Demir işçiliğini Haçovalı İmam Usta, kalıp işçiliğini Barguzulu Fazlı Usta yapıyordu. Beton işçiliğini de Kâhtalı, Sincikli amelelerle onların başındaki Mardinli Yusuf’la Veyis’in vicdanlarına teslim etmiştik. Haçovalı İmam demir projesini, Barguzulu Fazlı da mimari projeyi bir inşaat mühendisi kadar olmasa bile inşaat mühendisini aratmayacak oranda iyi okuyabiliyorlardı. Beton dökümünde elle karmanın yerini betoniyer, el arabasının yerini de döşeme demirinin katili Japon Arabaları almıştı. Betonun dozunu ayarlamak amelelerin işiydi. Kâhtalı Ramazan’ın göz kararına bırakılmıştı.”
Seni büyük bir dikkat ve heyecanla dinleyen Birgül, “Müştak Amca çok güzel anlatıyorsunuz… n’olur sözünüzü unutmayın, ben bi koşu çaylarımızı tazeleyip geliyorum” dedi ve boş bardaklarla masadaki fazlalıkları alarak hızla mutfağa yöneldi. Çaylarımız tazelenmiş, yanına da Müberra Hanım’ın özene bezene yaptığı ‘Kalburabastı’ tatlılarla dönmüştü Birgül. Sen, kaldığın yerden anlatmaya devam ediyordun.
“Bir metreye bir metre ve elli santim yüksekliğindeki mikâp kalıbına kum çakıl dolduruluyor, üzerine de üç torba, hadi senin gül hatırın için üç buçuk torba çimento yırtılıyordu. Ameleler, mikâp ölçeğini, tabut kolunu andıran iki kolundan yukarı kaldırdığında kum-çakıl ve üç buçuk torba çimento karışımı, üç yüz elli dozlu beton demekti. Bu da sağlam beton anlamına geliyordu. Suyun oranını Mardinli Yusuf belirliyordu. Beton çok kıvamlı olursa arabadan rahat akması ve demirin arasına girmesi zorlaşacağından, hafif bir akarı olmalıydı betonun. Mardinli Yusuf’un, akarı olsun diye betona fazladan kattığı su, çimento şerbetini de alıp kalıp aralığından yere akıyor, geriye kuru bir kum-çakıl karışımı kalıyordu. Kuru beton, kolon ve kiriş içlerinde yetişkin bir insanın yumruğu büyüklüğünde boşluklar oluşturuyordu.”
“Japon Arabası diye bir araba duydun mu?” dedin Birgül’e. Sonra da Japon Arabası’nı nerden bileceksin diyerek soruyu kendin yanıtladın.
“Japon Arabası: İki kocaman otomobil tekerleğinden müteşekkil, yaklaşık 250-300 desimetre küp hacimli arabadır. Kocaman iki teker üzerinde, ağırlık merkezine göre kumanda edilen araçlardı. İçine doldurulan betonun özgül ağırlığı da hesaba katıldığında kendi ağırlığıyla birlikte yaklaşık 500 Kg ağırlığında bir yük demekti. 20 Cm genişliğinde, 5 Cm kalınlığında kalaslar üzerinde yürütüyorduk beş yüz kiloluk arabayı. Sincikli Abuzer’in bir ayağını fren olarak kullanıp, arabayı arkadan kaldırdığında, demir üzerine boca ettiği abartısız beş yüz kilo ağırlığındaki beton, kalıbı hatırı sayılır bir deprem şiddetine sallıyordu. Kalıbı sarstığında kalıbın çökmemesi için içimizden de olsa, “Yarabbi şükür, bu arabada da kalıp çökmedi!” dualarını dillerimizden düşmüyorduk. Japon arabasının gezdirildiği döşemelerdeki pilye demirleri düzleşiyor, özelliğini yitiriyordu. Az kalsın vibratörü unutuyordum. Beton dökülürken vibratör çalıştırılmasına kalıbı patlatır diye Barguzulu Fazlı karşı çıkıyordu. Beton dökülürken kalıbın patlaması ya da kalıp iskelesinin çökmesi tüm çalışanların ve yapı sahibinin korkulu rüyasıydı. Şimdilerde teknoloji çok gelişti. Oldukça sağlam ve güvenlikli kalıp malzemeleri kullanılıyor inşaatlarda. Yapı sahibi olarak bizler ya da şantiye şefleri ne Haçovalı İmam’ın ne Barguzulu Fazlı’nın ne de Mardinli Yusuf”un işine müdahale edebiliyorduk. Bir iki müdahalede işi bırakıyorlardı. Yarım kalan işe de bir başkasını getirebilene aşk olsundu… İnşaat sektöründe hiçbir usta ya da ekip, bir başkasının yarıda bıraktığı işe gitmez; sahipsiz cenaze gibi ortada kalırdı müteahhidin işi. O âlemde bir başkasının yarıda bıraktığı işe gitmek, işini yarıda bırakanın kutsalına dil uzatılmışcasına ayıp sayılırdı.
Beton kazasız belasız döküldüyse bundan sonrası inşaatın bekçisi Akçadağlı Hemmet”in himmetine kalmıştı. Asıl adı Ahmet’ti ama o gerçek adı söylendiğinde dönüp bakmaz, “Ula Hemmet” dediğimizde yönünü dönerdi sesin geldiği tarafa. Betonun kür alması için günde en az iki kere sulanmasını, sıcak saatlerde değil, serin saatlerde sulanmasını söylerdik Hemmet’e. Onun keyfine kalmıştı beton sulama işi, keyfi ne zaman istiyorsa o zaman sulardı. Unutmuşsa o gün hiç su yüzü görmemiş olurdu beton.
Bir seferinde, ikinci kat betonunun dökümünün üzerinden daha bir hafta bile geçmeden Barguzulu Fazlı dayandı kapıma. “Ben yarın kalıbı sökmeye başlıyorum” diye tutturdu. “Olmaz Fazlı Usta! Şunun şurasında kaç gün oldu beton döküleli, en az bir hafta daha kalıpta kalması gerek betonun” dedim. İnatlaştı Fazlı Usta, “Yarın sökmezsem on beş güne kadar sökemem, bu arada başka kalıba gideceğim” deyince elimi kolumu bağladı. Ne diyeceğimi bilemedim. “Madem öyle, o zaman iki gün sonra sök” dedim. Bu kez de “İşçilerim o iki günde boş kalıyor, onların iki günlük yevmiyelerini verirsen beklerim” demez mi! Ölür müsün öldürür müsün? La Havle çektim, ofladım, pufladım. “Lanet olsun, sök!” dedim sonunda. Aynı işlemler bir üst katta da devam etti. Şimdi sen, ‘Ya belediye? Belediye gelmiyor mu demir tesliminde ya da beton dökülürken’ diyeceksin. Ne belediyesi kızım! Belediye sadece subasman kotunda geliyordu. Subasman kotunun, yoldan ve bitişik komşudan çekmelerin santimine uygun olup olmadığını kontrol edip gidiyordu. Yapı Kullanma İzin Belgesi almaya gidinceye kadar belediye görevlisiyle karşılaşmamız mümkün değildi.
Belediyenin rant uğruna yedi kata çıkardığı apartman iyisiyle kötüsüyle tamamlanmış, Yapı Kullanma İzin Belgesi alınmış oluyordu. Müteahhitle kat karşılığı sözleşme yapılırken ne zemin cinsinden ve değerlerinden ne de bina statiğinden söz edilirdi… Apartmanın adının ne olacağı binanın betonarme hesaplarından çok daha önemliydi. Sözleşmenin ana başlığı arsa sahibinin istediği şekilde yazılmışsa gerisi hikâyeydi. Lafı çok uzattığımın farkındayım. Bu anlatacağım olayı ben yaşamadım ama yakın bir arkadaşımdan duydum, olduğu gibi sana da anlatayım.
Arsa sahibinin soyadı Hakverdi’dir. Bizim Vakkas’la aralarında ‘Hakverdi Apartmanı Kat Karşılığı Yapım Sözleşmesi’ imzalarlar.
Arsa sahibi, binanın bitme aşamasında kendi oturacağı dairenin alaturka tuvaletine de sıcak su musluğu ister. Hem de ne zaman ister biliyor musun? Fayanslar döşendikten sonra ister. Olmazsa olmazıdır Hüseyin Hakverdi Bey’in… basuru vardır, sıcak suyla taharet etmelidir mabadını. Vakkas, ‘Bu aşamadan sonra olmaz, fayansı döşenmiş bir alana yeniden boru mu çekilir? Dairenin içindeki tüm fayansın kırılıp yeniden yapılmasını istiyorsun, ben yapamam’ diye diretir ve arsa sahibiyle araları açılır.
‘Ta uzaklardan okunacak irilikte, o cam gibi parlayan şeylerden olsun apartmanın dışı’ demiş Hüseyin Efendi. Binanın dış cephesinin BTB’yle kaplanmasını istiyormuş. Bina bittiğinde ana caddeye bakan duvara yazılmıştı ‘Hakverdi Apartmanı’nın adı. Daire satın alanların birkaçı temelden girmiş. Evini ucuza aldığına seviniyor, dualar ediyorlarmış bizim Vakkas’a. Vakkas mühendis değildi, bizim şapkalı şalvarlı dediklerimizdendi. Babasından kalan araziler baraj altında kalınca istimlakten aldığı parayı sermaye yapıp yap-satçılığa başlamıştı. Yeri gelmişken burada bir özeleştiri yapmak istiyorum: Vakkas gibilerin elinden tutan da biz mühendisler ve mimarlarız. Elinde üç beş kuruş sermayesi olan birine ya diplomamızı kiralayarak ya da onların şirketlerine ortak olarak bu işte zenginleşmelerini sağlıyor, bizler de düşük ücretlerle yetinmek zorunda kalıyoruz. Neyse, biz konumuza dönelim. İnsanlarımız kişisel çıkarlarını her şeyin üstünde tutarlar. Güney cepheli bir daireyi ötekilerden ucuza satın aldığı için şükran duyar müteahhide. Banyodaki fayansın desenine, kapı kollarının ışıltısına, zemindeki parke verniğinin kayganlığına, pencere camının rahat silinmesine bakarak seçerler dairelerini. Birkaç kere sökülüp yeniden bantlanmış paket paket Borcam’lar ve çelik tencerelerle ev görmeye gelen eski mahalleden komşularına. ‘Vakkas Bey daha satmaya başlamamıştı, ilk daireyi biz aldık’ diye kasım kasım kasılırlar. Bir başkası, evi arka caddeye baksa da ‘Apartmanın en güzel dairesi bizimki’ diye şişinir. ‘Ön dairelerde yazın güneşten oturulmuyor’ diye hava atmakla yetinmez, ‘Müteahhit bizim adamın önceden tanıdığıymış, Allah razı olsun en güzel daireyi hem de daha ucuza bize satmış’diye övünür alt kattaki Aynur Hanım’la konuşurken. Arsa sahibi, arsa karşılığında oturacağı daireyle zemin kattaki büyük dükkânı almıştır. Müteahhidi kandırıp büyük dükkâna sahip olduğu için sinsi sinsi sırıtır. Tanınmış bir mobilya mağazasına kiraya verir dükkânını. Mağaza sahibi ‘Bu dükkân ölçüye biçiye gelmiyor, teşhirde sıkıntı yaşıyoruz, şuradaki kolon fazladan gibi görünüyor onu kessek yatak odası takımı etejeri, gardırobu, tuvalet masasıyla birbirinden ayrılmadan daha albenili görünecek, müşteri hepsini birarada görmek istiyor’ der. Dükkân sahibiyle kiracısı kafa kafaya verir, keserler kolonu, yontarlar alçak duran kirişi. Apartmanda oturan herkes mutludur. Kolon kesilirken hiltinin çıkardığı zırıltı ne Hatice Hanım’ın ne de Aynur Hanım’la kocasının umurundadır. Mutlu mesut yaşamlarını sürdürürler zemin kattaki kolonu kesilen Hakverdi Apartmanı’nda. Dükkân sahibi kira artırım zamanı geldiğinde ellerini ovuşturur. Kolonu kesip dükkânını büyütmüş, yontuğu kirişin öte yanına geçerken mobilyacının kafasının kirişe değmesine engel olurlar elbirliğiyle. Bunlardan müteahhidin haberi bile olmaz.
Bak Birgülcüğüm, son olarak şunu da söyleyeyim de kapatalım bu konuyu. Betonarme bir yapının ekonomik ömrü, kullanılan malzemelerin kalitesi, inşaat teknikleri, çevresel koşullar, ruhsatsız kat ilaveleri, taşıyıcı sistemin dengesini bozacak kaçak müdahaleler ve düzenli bakım gibi etkenlere bağlı olarak değişebilir. Ortalama ekonomik ömür 50-60 yıl olarak kabul edilirken bu ömür olumsuz koşullarda daha da kısalabilir.
Kamu İhale Kanunu ve Borçlar Kanunu’nda müteahhidin, üstlenmiş olduğu işleri, sorumlu bir meslek adamı olarak fen ve sanat kurallarına uygun olarak yapmayı kabul etmiş olduğu kabul edilmektedir. Kamu İhale Kanunu, Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu ve uygulama yönetmeliklerinde müteahhide ağır sorumluluklar yüklenmektedir. Bu yönetmeliklerde, müteahhidin kendisine verilen projeye ve teknik belgelere göre işi yapmakla yükümlü olduğu yazılıdır. Yapı müteahhidinin, projenin ve teknik belgelerin iş yerinin gereklerine, fen ve sanat kurallarına uygun olduğunu, yapıda kullanılacak her türlü malzemenin nitelik bakımından yeterliliğini incelemiş, kabul etmiş ve bu suretle işin teknik sorumluluğunu üstlenmiş olduğunu belirten bağlayıcı hükümler bulunmaktadır mevzuatta. Böylesine ağır sorumluluklar altında mesleğini icra etmeye çalışan bir meslek grubunun gereği gibi denetlenmemesi oldukça ironiktir. İşinin uzmanı olmayan kişilerin müteahhitlik mesleğine özendirilmesi ve bu tür kişilere inşaat yapma yetkisinin verilmesi de trajikomiktir” demiştin.
Buraya döndükten sonra evimizde ufak tefek tadilatlar yaptık. Aynı yıl içinde Birgül’ü evlendirdik. Üniversiteden bir arkadaşıyla evlendiler. Evliliklerinin birinci yılında dünya tatlısı bir de kızları oldu. Geçtiğimiz günlerde ikinci yaşını bitirdi. Buraya gelmeden birkaç ay önce Pakize’ye Demans teşhisi koymuş, çok hızlı ilerleyebilir demişti doktoru. Sizde yemek yediğimiz akşam Pakize’nin unutkanlıklarından ve aynı sözleri tekrar tekrar söylemesinden sezmiş olmalı Müberra Hanım. Onları izlediğimi sana fark ettirmemeye çalıştım. Gece boyunca gözüm, kulağım Müberra Hanım’la eşimin konuşmalarındaydı.
Değerli dostum, birkaç gündür Pakize’yi evde yalnız bırakamıyorum, bu yüzden mektubunu hemen gönderemeyeceğim. İlk fırsatta dışarıya çıktığımda göndermiş olacağım. Az kalsın unutuyordum, bu arada yeni yılınızı da kutluyor, Müberra Hanım’ ve sana sağlıklı bir yaşam diliyorum. Sevgiler, selamlar. 04 Ocak 2023
Arkadaşın Selim Öngören
“…”
Sevgili Müştak Amcacığım,
Babama 25 Ocak 2026 tarihinde yazdığınız mektup ancak bugün elime geçti. Şehirde her yer yıkıldığı için tüm adresler değişti. Eski caddeler ve sokaklar kayboldu, yerine yeni caddeler açıldı, eski isimleri yenileriyle değiştirildi. İki gün önce babamların oturduğu mahallenin muhtarı aradı. ‘Babanızın adına bir mektup var, uygun bir zamanda gelip alabilir misiniz?’ dedi. Doğrusu babamın devlete bir borcu falan çıkmıştır diye korka korka gittim muhtara. Sarı zarftan çok korkardı babam. Bu gibi durumlarda ‘Senin korkaklığın babana çekmiş, baban da her şeyden korkar’derdi rahmetli annem. Postacı zarfın üzerine yazdığınız adreste babamı bulamamış ve mektubu bırakmak üzere muhtara gitmiş. Muhtar da Selim Bey’in kızını tanıyorum, üniversitede hocalık yapıyor, onu çağırır veririm’ demiş. Zarfın üzerinde adınızı görünce çok heyecanlandım. Hemen oracıkta açıp okudum mektubunuzu. O kadar güzel şeyler yazmışsınız ki nasıl mutlu olduğumu anlatamam.
En çok da mektubunuzun “Doğar doğmaz bezlere sarıldığımızı ve giderken de bezlere sarılarak döneceğimizin bilincindeyim. Bizim yaşımızdaki insanların hepsi değil ama bazılarının, başkaları tarafından besleneceğini, yatırılıp kaldırılacağını, oradan oraya taşınacağını da biliyorum. Şimdilik yatağıma kendim gidebiliyorum” dediğiniz yerinde çok duygulandım. Keşke babam da yaşasaydı da onu kendi ellerimle sarıp sarmalasaydım dedim ve ağladım muhtarın karşısında.
Babamla annemi 6 Şubat Depremi’nde kaybettik Müştak Amca. Ölümünden bir ay kadar önce size yazdığı bu mektubu evimizin enkazı kaldırılırken babamın dolabında sakladığı bir kutunun içerisinde buldum. Size neden göndermediğini bilemiyorum. Babamın sağlığı iyiydi ama annem Alzheimer hastalığına yakalanmıştı. Ne bizim düğünümüzden haberi oldu ne de torununun doğumundan. Bilincini tamamen yitirmişti. Annemin her türlü bakımını babam üstlenmişti. Bize fırsat vermiyor ‘Siz işinize gücünüze bakın, sen tez çalışmana yoğunlaş, ben annenizin her şeyiyle ilgilenirim’ diyordu. Babamlarla aynı şehirde yaşıyor olsak da kaldığımız lojmanla babamların evinin arası hayli ozak olduğundan, haftada bir kere yüz yüze ancak görüşebiliyorduk.
O gün sabaha karşı saat 04.17 de büyük bir gürültü ve sarsıntıyla uyandık. Eşim, kızım ve ben depremden sağ kurtulmuştuk. Evimizin duvarlarında yere yer çatlaklar olsa da hayatta olduğumuza şükredip evdeki hasarları önemsememiştik. Sokağa çıktığımızda ortalık toz dumandı. İnsanlar gece kıyafetleriyle soğukta tir tir titreyerek olayın şokunu atlatmaya çalışıyorlardı. Biraz kendimize geldikten sonra babamı aradım. İyi olduklarını, evlerinde ufak tefek çatlakların olduğunu, annemi aşağıya inmeye ikna edemediğini, onu yalnız bırakmamak için evde beklediğini söyledi. Ortalık ağarmaya, şubat ayazına aldırış etmeyen güneş, sıcaklığını hissettirmeye başlamıştı. Görevliler ve kayıp yakınları çöken binaların enkazından ölü ve yaralı ararken hayatta kalanlar da ‘Acıyan yer ayrı, acıkan yer ayrı’ dedikleri gibi soğuktan korunacak yer aramanın ve karınlarını doyurmanın telaşını yaşıyorlardı. Kurtarma çalışmalarında bir hantallık seziliyordu. Daha önceki depremlerde yaşananları televizyonlardan izlemiştim, devletin güvenlik güçleri ve askerler can hıraş bir şekilde enkaz altında kalanları arıyorlardı. O günkü hantallığı görünce çok öfkelenmiştim. Bu kadar geç hareket edilmesine bir anlam veremiyordum. Babamlara gittiğimde annem her zamanki kayıtsızlığını koruyor, pencerenin önündeki koltuğunda dışarıdaki koşuşturmaları izliyordu. Siren seslerine odaklanmış, ortalığı inleten siren seslerini duygu dolu bir müzik eserini dinler gibi dinliyordu.
Annemi evden çıkmaya ikna edemedik. Pencerede gördüğü manzaranın keyfini(!) kendi aklınca doyasıya yaşamak istiyordu. ‘Dışarıda hava daha soğuk, hiç değilse evde battaniyeye sarınmış bir vaziyette oturuyor, kapıyı üstüne kilitler, ara ara gelir bakarım. Sen bizi merak etme, çocuğunun yanına dön” demişti babam. Keşke babamı dinlemeyip dediklerini yapmasaydım, onların ölümüne engel olabilseydim.
Depremin artçıları devam ediyordu. Asıl faciayı öğleden sonra meydana gelen 7.00 şiddetindeki depremde yaşadık. AFAD yetkililerinin, ‘Evlerinize girmeyin, evlerinizin yakınında beklemeyin!’ uyarılarına kimse aldırış etmiyordu. İnsanlar evlerine giriyor, yiyecek, içecek alıp insani ihtiyaçlarını gideriyorlardı.
Sık sık annemi yoklamak için üçüncü kattaki dairesine çıkan babam, saat 13.30 da meydana gelen depreme yakalanmış, annemle birlikte enkaz altında kalmıştı. Babamların apartmanından sekiz kişinin cansız bedenine ulaşıldı. Annemin bilinçsiz inadı babamı da aldı.
Depremden sağ kurtulanlar enkaz kaldırma çalışmalarının başından ayrılmıyor, hem cesetlerinin özenle çıkarılmasını dikkatle izliyorlar hem de kurtarabildikleri oranda özel eşyalarına sahip çıkmaya çalışıyorlardı. Babamla annemin cansız bedenine ulaşıldığında ekskavatörün kepçesindeki kazmaya takılı olarak çıkan el yapımı ceviz kaplamalı etejer de göründü. Masif cevizden ayakları olan, kilitli bir etejerdi. Şimdiki mobilyalar gibi olsa parçasını bulamazdık. Babam özel eşyalarını o kilitli dolabında saklardı. Eşimin arabaya aldığı etejere uzun bir süre dokunmadık. Onları unutmam mümkün değildi ama acımız yavaş yavaş dinmiş, normal yaşama dönmeye başlamıştık. Babamla annemden sadece o dolap ve içinde annemin albümleri, babamın da özel eşyalarını, yüzüklerini, tespihlerini sakladığı küçücük bir teneke kutu kalmıştı.
Etejerin içerisinden çıkan, İngiltere’nin ünlü kurabiyelerinin satıldığı o teneke kutunun en üstünde buldum size yazdığı bu mektubu. Babamla olan arkadaşlığınızı biliyordum. Ailemin ölümünden dolayı beni aramadığınız için size gönül koymuştum. Mektubunuzu okuyunca onların ölümünden haberdar olmadığınızı anladım, size olan kırgınlığımı unuttum.
Müştak Amcacığım, asıl size söylemek istediğim daha ilginç şeyler var. Babamla annemi kaybettiğimiz depremin ardından sorumlular hakkında yargısal işlemler başlatıldı. Birçok üniversiteden benim gibi akademisyenleri bilirkişi olarak tayin etmeye başladı mahkemeler. Üçer kişilik komisyonlar halinde bilirkişi raporları hazırlamaya başladık. Bizim sunduğumuz raporlar sonucu, müteahhitler, mimarlar ve inşaat mühendislerine cezalar yağmaya başladı. Olaya adı karışanlardan bazılarını tutuksuz bazılarını da tutuklu yargıladı mahkemeler. Asıl can alıcı konuya geleceğim. Buraya taşınmadan önce bir akşam yemeği için size davetliydik. O akşamı anımsadınız mı? Orada bana çok değerli bilgiler aktarmış, deneyimlerinizi anekdotlarla anlatmıştınız. Hakverdi Apartmanı’nı ve yapının müteahhidi Vakkas Hakverdi’yi anlatmıştınız. İşte o binanın da dava dosyasına beni bilirkişi olarak atamıştı mahkeme. Bu gibi durumlara sizin yaşıtlarınız tevafuk diyorlar, ben tesadüf diyorum. Şu tesadüfe bakar mısınız Müştak Amca?
Seksenli yılların ikinci yarısında yapılan Hakverdi Apartmanı, yaklaşık otuz beş sene sonra, 24 Ocak 2020 günü saat 20.55’te meydana gelen 6.7 şiddetindeki Elazığ Deprem’iyle önemli oranda sarsılmış. Bu deprem olduğunda hep birlikte sizin evde yemekteydik. Televizyonlar son dakika haberi olarak vermişlerdi. Apartmanda yaşayanlar canlarını kurtarmaya çalışıp, evlerini terk ederek o geceyi sokakta geçirmişler. Gün ağarmaya, ortalık sakinleşmeye başladığında temel ihtiyaçları olan tuvalet ihtiyaçlarını gidermek üzere evlerine girmişler. Kolon ve kirişlerdeki belirgin çatlakları sezemeseler de duvarlarda oluşan, yetişkin bir insanın serçe parmağının gireceği açıklıktaki diyagonal çatlakların büyük bir felaketin ilk habercileri olabileceğini anlayamamışlar. Aradan günler geçmiş, depremin ufak şiddetli artçılarına alışılmış, ortalık sakinleşmiş. Ağır hasar gören Hakverdi Apartmanı’nın normal koşullarda yıkılması gerekmekteymiş. Kat malikleri, apartmanın yıkılıp yerine yenisinin yapılması maliyetini göğüsleyemediklerinden yıkıma razı gelmemişler ve mahkeme kanalıyla ağır hasara itiraz etmişler. Mahkeme sonucu ağır hasarlı rapor, güçlendirme yapılması koşuluyla hafif hasarlı olarak değiştirilmiş. ‘Allah’ın dediği olur’ diyerek işi kadere havale etmişler. Sadece zemin katta, fazla da pahalıya kaçmadan üç beş putrel demirle güçlendirme yapmaya karar vermişler. Yaptırdıkları iş güçlendirmeden çok, içinde oturanların güçlendirme diye avutuldukları bir imalat olmuş. Bütün bunlardan ne yapının ilk müteahhidi haberdar olmuş ne de belediye. Dairelerin duvarlarındaki çatlaklara alçı basmışlar, elini yüzünü boyayıp oturmaya başlamışlar. Bu anlattıklarımı 6 Şubat 2023 günü saat 04.17 de meydana gelen 7.8 büyüklüğündeki depremde ailesinden altı kişiyi kaybeden, kırk altı yaşındaki bir tanıktan dinledik. Aklıma kolon kesme hikâyesi geldi ve onu sordum dinlediğimiz tanığa. ‘O konuyu çok bilmiyorum, vebali günahı yapanların boynuna’ dedi. Tanık olarak dinlediğimiz kadın, apartmanda yaşamını yitiren Aynur Hanım’ın öğretmen kızıymış. ‘Çocukluğumu o apartmanda yaşadım’dedi.
Asrın felaketi olarak hafızalara kazınan depremden Hakverdi Apartmanı da nasibine düşeni almış ve aynı apartmanın enkazında 17 kişinin cansız bedenine ulaşılmış.
6 Şubat Depremi’nin Kahramanmaraş Pazarcık merkezli olduğu, o bölgede 11 ilin depremden büyük oranda etkilendiğini gördük. Yetkililer, depremi yaşayan illerden, Hatay’da en çok insan kaybının, Malatya’da da en büyük yapısal hasarın meydana geldiğini duyurdular.
Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, bu tür ölümlerle sonuçlanan olaylarda bilirkişilik konusu tartışmalı bir konudur. Altına imzamı attığım raporların güvenirliğinin tartışma yaratmaması için empatik duygularla hareket etmeye çalışıyorum. Haksız yargılamaları ve mağduriyetleri beraberinde getirmemesi için pratikle bağdaşmayan raporlar hazırlamıyorum. Depremde yaşamlarını yitirenlerin yaşamlarının çalındığını göz önünde bulundurarak ve geride kalan yakınlarının yeri doldurulamayacak kayıplarını yerine getirmenin ve acılarını dindirmenin mümkün olamayacağını düşünerek olabildiğince adil davranmaya çalışıyorum. Öte yandan, sistemden kaynaklanan yanlışları gözardı etmemeye de azami özen gösteriyorum.
Müştak Amcacığım, sizin kadar yeterli deneyimim olmasa da özellikle, teorik bilgilerimin pratikle bağdaşmasına özen gösteriyor, uygulama koşullarını soruşturup araştırarak pratik bilgiyle kitabi bilgiyi eşleştirmeye gayret ediyorum. En çok da, vicdanımın sesini dinliyor, yeni mağduriyetler yaratmamak için elimden geldiğince vicdanlı davranmaya çaba gösteriyorum. Müştak Amca, babam inançlı ve vicdanlı bir insandı. Birgün bana ‘Kızım, vicdanına çok yük yükleme ki Allah’ın huzuruna çıkmaya cesaret edebilesin’ demişti. Babamın bu sözünü hiçbir zaman unutmayacağım.
Bundan yaklaşık bir ay kadar önce, asrın felaketinin 3. yılında depremde yaşamlarını yitirenleri andık. Resmi rakamlara göre, içlerinde annemle babam da olmak üzere 54000 insanımızı kaybetmişiz. Hepsini rahmetle anıyor, geride kalan yakınlarına baş sağlığı ve sabır diliyorum. Müberra Teyzemin ve sizin ellerinizden öpüyor, saygılarımı sunuyorum. Aramayı düşünürseniz ya da buralardan bir isteğiniz olursa telefonum: 0 5xx 3xxxx54 04Mart 2026
Doç. Dr. Birgül Övgün
* Görsel, 07 Aralık 2025 tarihinde Kuşadası’nda yıkılan bir binadan alınmıştır