Güneş denizin üstüne üstüne yatmaya başladı ama hava halen sıcak. Telefon kırkı gösterse de hissedilen birkaç derece daha fazla.
Direksiyonda kirli sakallı, daha otuzuna basmamış zıpkın gibi bir genç oturuyor. Gözü hem yolda hem de inen binende. Kim verdi kim vermedi, para üstü almayan oldu mu diye aklı da parada…
Pazar yeri durağına girerken: “Pazar yeri, otogar! Var mı inecek?” diye bağırdı. Dolmuştakilerden ses yok.
“The market place is a bus station! Is there anyone to get off?” Türkçe söylediklerini yarım yamalak ingilizcesiyle tekrarlıyordu.
Dolmuşun ayakta durulacak yeri bomboş. Pazardan çıkan kadınlar dolduruyor boşlukları. Kiminin elinde poşetler, kimi pazar arabasıyla. Kurşun gibi ağır, ağzına kadar çakılı pazar arabalarını indirip bindirmede zorlanıyorlar. Yekinirken bazısı Bismillah diyor bazısı Ya Allah! Kimi ellisinde, kimi altmışında… İçlerinde yetmişlikler de var. Dolmuşta adım atacak yer yok, herkes birbirinin ağzının içine soluyor. Yeşil yandı, araba hareket edecek, arkalardan tiz bir ses yükseldi:
“I am sorry! I am sorry!”
Şoför sinirlendi.
“İnecektin de ne bekliyorsun kardeşim! Boğazımız yırtıldı, pazaryeri dedik, bus stadion dedik!”
Ayaktakiler inmeden yabancı turistin inmesi mümkün değil. Dolmuş boşaldı, biri kadın iki sarışın genç indi arka dörtlüden. Işıklardayız, en öndeki araba ileri gidecek, sağa dönüş şeridini kapatmış. Araba kornalarının zırıltısı göğü deliyor.
İki durak ötede, “Kavşakta inecek var” dedi kadınlardan biri. Ayaktakilerin yarısı ıhlaya tıslaya mezarlık yokuşunun başında indi. Tam da hareket edecekken önüne kıran arabayı görünce zınk diye durmaz mı bizim dolmuş? Döner kavşaktan çıkan araba ‘Yol hakkı benim’ dedi zaar…
Ayaktakiler birbirinin üzerine abanmaya başladı. Kim kimin neresinde tutarsa artık. “Nediyon lan! Nediyon!” dedi bizimki. Öteki de diklendi. Carrrrt! diye el frenini çekti ve minderin altındaki keser sapına sarıldı dolmuşun şoförü. Neyse ki vınladı döner kavşaktan çıkan otomobilin yaşlı sürücüsü.
Bir durak sonra dolmuş seyrekleşmişti. Parmaklarının arasına sıraladığı rengârenk poşetlerin ağırlığından parmaklarına kan oturan altmışlı yaşlarında kadın “Bu ne yaaa!” diyerek elindeki poşetleri yere bıraktı. Yeşil poşette patates, kırmızıda soğan, sarıda da domatesle biber vardı. Çilek poşeti delindi. Kadın çilekleri toplayıp maydanoz peşetine dolduruyordu. “ŞOK’ ta indirir misin?” dedi başka bir kadın.
Dolmuşun içine saçılan çilekleri toplarken kan ter içerisinde kalmıştı. Bedeninin her noktasından şarıl şarıl terler akıyordu çilek toplayan kadının. “İnecek var!” dedi paslı bir sesle.
“Az önce durdum inseydin ya “ dedi şoför. “Burada duramam, şu kavşaktan sonra inersin.”
“İneceğim yeri çok geçtin, bu poşetlerle o kadar yolu yürüyemem.”
İnatlaştı şoför, kadını bir durak ileride indirmek üzere durdu.
“Ben bu kadar yükle geriye bir kilometre yol yürüyemem, neden beni ineceğim yerde indirmedin?” derken ağlamaya başladı.
“İneceğin yerden elli metre önce durmuştum orada inseydin ya” dedi şoför.
Kadın yerde dağılan poşetlerini topladı, her birini bir parmağının arasına geçirdi ve tam inecekken:
“Allah belanı versin, inşallah kaza yapar altında kalırsın! Az önce nasıl yaptıysan…”
“Siktir git lan! İn şu arabadan! Utanmadan bir de beddua ediyorsun!”
Kadın dolmuştan indi ve “Sen siktir git lan bocu!” dedi şoföre.
Kadının bedduası şoförün canını sıkmıştı. “Gördün değil mi amca? Pazarda saatlerce tezgâh tezgâh dolaşmış yorulmamış, elli metre yolda yoruluyor. Bir de ‘İnşallah kaza yapar altında kalırsın’ diye beddua ediyor. Hadi bana acımadın, içindeki yolculardan ne istiyorsun be kadın!”
Hava sıcak, ortam gergindi… Cevap vermedim dolmuşun şoförüne.
Dolmuşa binerken pencerenin üstünde okuduğum yazı ilgimi çekmişti. “DOLMUŞUM AMA KALBİM SENİN İÇİN BOMBOŞ” yazıyordu.
Ağustos 2025
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Fatih DULKADİROĞLU
DOLMUŞ
Güneş denizin üstüne üstüne yatmaya başladı ama hava halen sıcak. Telefon kırkı gösterse de hissedilen birkaç derece daha fazla.
Direksiyonda kirli sakallı, daha otuzuna basmamış zıpkın gibi bir genç oturuyor. Gözü hem yolda hem de inen binende. Kim verdi kim vermedi, para üstü almayan oldu mu diye aklı da parada…
Pazar yeri durağına girerken: “Pazar yeri, otogar! Var mı inecek?” diye bağırdı. Dolmuştakilerden ses yok.
“The market place is a bus station! Is there anyone to get off?” Türkçe söylediklerini yarım yamalak ingilizcesiyle tekrarlıyordu.
Dolmuşun ayakta durulacak yeri bomboş. Pazardan çıkan kadınlar dolduruyor boşlukları. Kiminin elinde poşetler, kimi pazar arabasıyla. Kurşun gibi ağır, ağzına kadar çakılı pazar arabalarını indirip bindirmede zorlanıyorlar. Yekinirken bazısı Bismillah diyor bazısı Ya Allah! Kimi ellisinde, kimi altmışında… İçlerinde yetmişlikler de var. Dolmuşta adım atacak yer yok, herkes birbirinin ağzının içine soluyor. Yeşil yandı, araba hareket edecek, arkalardan tiz bir ses yükseldi:
“I am sorry! I am sorry!”
Şoför sinirlendi.
“İnecektin de ne bekliyorsun kardeşim! Boğazımız yırtıldı, pazaryeri dedik, bus stadion dedik!”
Ayaktakiler inmeden yabancı turistin inmesi mümkün değil. Dolmuş boşaldı, biri kadın iki sarışın genç indi arka dörtlüden. Işıklardayız, en öndeki araba ileri gidecek, sağa dönüş şeridini kapatmış. Araba kornalarının zırıltısı göğü deliyor.
İki durak ötede, “Kavşakta inecek var” dedi kadınlardan biri. Ayaktakilerin yarısı ıhlaya tıslaya mezarlık yokuşunun başında indi. Tam da hareket edecekken önüne kıran arabayı görünce zınk diye durmaz mı bizim dolmuş? Döner kavşaktan çıkan araba ‘Yol hakkı benim’ dedi zaar…
Ayaktakiler birbirinin üzerine abanmaya başladı. Kim kimin neresinde tutarsa artık. “Nediyon lan! Nediyon!” dedi bizimki. Öteki de diklendi. Carrrrt! diye el frenini çekti ve minderin altındaki keser sapına sarıldı dolmuşun şoförü. Neyse ki vınladı döner kavşaktan çıkan otomobilin yaşlı sürücüsü.
Bir durak sonra dolmuş seyrekleşmişti. Parmaklarının arasına sıraladığı rengârenk poşetlerin ağırlığından parmaklarına kan oturan altmışlı yaşlarında kadın “Bu ne yaaa!” diyerek elindeki poşetleri yere bıraktı. Yeşil poşette patates, kırmızıda soğan, sarıda da domatesle biber vardı. Çilek poşeti delindi. Kadın çilekleri toplayıp maydanoz peşetine dolduruyordu. “ŞOK’ ta indirir misin?” dedi başka bir kadın.
Dolmuşun içine saçılan çilekleri toplarken kan ter içerisinde kalmıştı. Bedeninin her noktasından şarıl şarıl terler akıyordu çilek toplayan kadının. “İnecek var!” dedi paslı bir sesle.
“Az önce durdum inseydin ya “ dedi şoför. “Burada duramam, şu kavşaktan sonra inersin.”
“İneceğim yeri çok geçtin, bu poşetlerle o kadar yolu yürüyemem.”
İnatlaştı şoför, kadını bir durak ileride indirmek üzere durdu.
“Ben bu kadar yükle geriye bir kilometre yol yürüyemem, neden beni ineceğim yerde indirmedin?” derken ağlamaya başladı.
“İneceğin yerden elli metre önce durmuştum orada inseydin ya” dedi şoför.
Kadın yerde dağılan poşetlerini topladı, her birini bir parmağının arasına geçirdi ve tam inecekken:
“Allah belanı versin, inşallah kaza yapar altında kalırsın! Az önce nasıl yaptıysan…”
“Siktir git lan! İn şu arabadan! Utanmadan bir de beddua ediyorsun!”
Kadın dolmuştan indi ve “Sen siktir git lan bocu!” dedi şoföre.
Kadının bedduası şoförün canını sıkmıştı. “Gördün değil mi amca? Pazarda saatlerce tezgâh tezgâh dolaşmış yorulmamış, elli metre yolda yoruluyor. Bir de ‘İnşallah kaza yapar altında kalırsın’ diye beddua ediyor. Hadi bana acımadın, içindeki yolculardan ne istiyorsun be kadın!”
Hava sıcak, ortam gergindi… Cevap vermedim dolmuşun şoförüne.
Dolmuşa binerken pencerenin üstünde okuduğum yazı ilgimi çekmişti. “DOLMUŞUM AMA KALBİM SENİN İÇİN BOMBOŞ” yazıyordu.
Ağustos 2025