-Çocukluk yıllarım, o dönemler MALATYA'ya bağlı bir nahiye konumundaki ESKİMALATYA (Şu anki BATTALGAZİ ilçesi) Hanardı mahallesinde geçti.
O devirlerde aileler; bağ-bahçe işlerinde yardımcı olsunlar ya da hayvan otlatsınlar diye çocuklarını, özellikle de kız çocuklarını okula göndermezlerdi. Bu yüzden öğretmenler mahalleye gelerek kayıt yaptırılmayan çocukları, bilhassa kız çocuklarını sokaklarda tek tek tespit edip okula yazdırmaya çalışırlardı.
Yaklaşık 2 yıl boyunca o öğretmenlerin peşinde, "Beni de okula yazın, beni de okula yazın" diyerek dolaştım.
Ancak yaşım küçük olduğu için kaydımı yapmadılar. O zamanlar kimsede nüfus cüzdanı bulunmadığı için yaşlar göz kararı tahmin edilerek kayıt yapılırdı. Benim nüfus kağıdım vardı fakat orada bir yanlışlık söz konusuydu. Babam, askere biraz geç gideyim, iyice kartalayım da usta erler tarafından ezilmeyeyim diye beni 2 yaş, hatta 2 yaş 9 ay geç yazdırmıştı.
Hatta iki erkek olarak, erkek erkeğe Aspuzuya'ya, Malatya Hükümet binasına gidip nüfus kağıdı çıkarttığımızı anımsıyorum.
Vahap amcamın çocuk sayısı çoktu. Hangi birine gidip kimlik çıkartsın? Bağ bahçe işlerinden zaman bulsa, şehre gidecek yol parasını karşılamak zordu. Amcam, yeni doğan bir kızına, 10 yıl önce vefat etmiş kızının kimlik kartını ve ismini vermişti. 10 yıl dile kolay...
Neyse ki benimki sadece 2 yaşlık bir hataydı.
Bir gün babam elimden tutarak o zamanki adıyla AHMET KINIK İLKOKULU olan okula götürdü. Küçük yer olduğu için öğretmenler okul müdürünü tanırdı. Saygılarını ve selamlarını sunduktan sonra babam:
"Begim size bir köle getirdim, eti sizin kemiği benim" dedi. Nüfus kaydına falan bakmadılar; boyu bosu yerinde olduğu için kaydımı yaptılar.
-Okula başlayınca Bakkal KÖR MUHAMMET (Muhammet Ünlü) amcaya yine yumurta ve yoğurt verdik. Okul defteri, kalemler, renkli kalemler ve kalem açacağı aldık. Yerli malı denilen gri bezden bir önlük ile bir yakalık uyduruldu. Nereden bulunduysa bir de tahta çanta (BAVUL) tedarik edildi. Artık okula hazırdım...
Okul tam gündü. O yıllarda gürültü kirliliği olmadığı için okul zilinin sesi HANARDI'ya kadar duyuluyordu. Teneffüsler hariç; sabah çalınca okula gider, öğlen yemeğe döner, zil tekrar çalınca okula giderdik.
Okula çok hızlı bir giriş yaptım. İlk günden ATOS kurşun kalemimi bitirdim. Ancak yazı yazarak değil, kalemtraşla sürekli açarak bitirdim. Evde azarın bini bir paraydı:
"Sen ne yaptın, zaten para yok, ne diye durduk yere kalemi açarsın" diyerek epey fırça yedim. Tabii ki bu uyarılar dayakla destekliydi.
Böylece kalemimin kıymetini anlamıştım. Hevesle okula gidiyor, okul dönüşü eve geldiğimde ise gazyağımız olmadığı için hava kararmadan ekmek tahtasının başına geçip ödevlerimi tamamlamaya çalışıyordum.
Okula sadece ben başlamamıştım. Okul yüzü görmemiş olan annem ve babam da benimle birlikte ekmek tahtasının başında yerlerini alır, bana yardım ederken yavaş yavaş onlar da bir şeyler öğrenirlerdi. Öğretmenimizin verdiği fişleri özenle bir zarfa koyardık. Ödevlerimi bitirdikten sonra ekmek tahtasının başından kalkardık.
Ertesi gün okula gidip ders başlamadan çantamı sıraya koyuyordum. Öğretmen, ödevleri kontrol etmek için defterleri açmamızı söylediğinde, ödevimi yapmanın verdiği sevinç ve gururla defteri çıkardığımda, emek verip yazdığım ödevimin yok olduğunu görüyordum. Durumu öğretmenime açıklamaya çalışsam da ceza olarak tahta cetvelin yan kenarıyla parmak uçlarıma defalarca vururdu. Sıra fişlerin kontrolüne geldiğinde ise fişlerim de kayıptı. Yine parmak uçlarıma tahta cetvelle defalarca vurulurdu. Ben sınıfın en küçüklerindendim, diğerleri ise oldukça iriydi. Bu çocuklar, iki taş arasında ödevlerimi ve fişlerimi çalıyordu, ben ise boş yere dayak yiyordum.
Okuldan bıktım, daha doğrusu okuldan soğudum.
-Benden 3 yaş büyük BİBİM OĞLU Aboların Yusuf Gül de benimle aynı sınıftaydı. Okumaya pek hevesli değildi. O da öğretmenin cetvel darbeleri yüzünden okuldan soğumuştu.
Bir gün bana; "Dayı oğlu bu öğretmen her gün bizi dövüyor, gel okuldan kaçalım" dedi.
Kaçtık; onun defterini ve kitabını benim tahta bavulun içine koyup PEG'lerde toprağa gömdük ve bağlarda, bahçelerde dolaşmaya başladık. Mevsim sonbahar olduğu için kayısı, erik, dut gibi meyvelerin dalda kurumuş olanlarını toplayıp yiyorduk; tatları çok nefisti. Alıç, böğürtlen ve yemişen toplardık. Ağaçların üzerindeki "pis" dediğimiz ağaç balı veya ağaç sakızı denilen maddeleri toplayıp yerdik. KARLIĞIN TEPEDE "domalan" denilen, etten daha lezzetli bir mantar türünü toprak altından çıkarırdık.
Epey gün okuldan kaçtık. Bir gün pegin birinde öğlen zilinin çalmasını beklerken Aboların Musto (Mustafa Gül), yani Yusuf'un ağabeyi bizi yakaladı. Bizi DIRIların içine attı... İnsafsızca defalarca çıkarıp tekrar attı.
Yusuf'u bir daha okula göndermediler, önüne sürü verip çoban yaptılar. Beni ise ispiyonlamadılar...
Bir süre daha tek başıma okuldan kaçmaya devam ettim. Ta ki eşeğin üstünde kucakladığım buğday TAYı ile annemle birlikte un öğütmek için değirmene giderken, Selvi sokakta Dınganın Musto arkamızdan bağırıp; "Hüseyin öğretmen diyor ki ne zaman okula gelecek" diyerek beni ele verene kadar...
Annem bu sözden ve Musto'nun ifadelerinden sonra okuldan kaçtığıma emin oldu ve eşeğin üzerindeki kalçama vurarak; "Ulan idne sen okuldan mı kaçıysın" diye değirmene varana kadar söylendi.
Değirmende eşekten indiğimde ise mübarek, tükürüğüyle yüzümü gözümü epeyce ıslattı. Eve vardığımızda da bir fasıl babamdan geçti.
Durumu ona anlattım; ödevlerimin ve fişlerimin çalındığını, öğretmenin tahta cetvelle parmak uçlarıma vurduğunu izah ettim.
-Babam elimden tutup benimle birlikte bir daha okula gelmedi. O dönemlerde öğretmene karşı sonsuz bir sevgi ve saygı vardı.
"Öğretmenin vurduğu yerde gül biter" derlerdi.
Günümüzdeki gibi; "Sen benim çocuğumun psikolojisini bozdun" diyerek öğretmene saldırıp, onu dövüp öldürmezlerdi. Ayrıca Hz. Ali'nin kıymet verilen; "Bana bir kelime öğretenin 40 yıl kölesi olurum" sözü vardı.
Babam durumu öğretmenime izah etti. Türkan öğretmenin belki de ilk yılıydı, deneyimsizdi.
Öğretmenim bana o kadar vurduğu halde, çocuk aklımla bilmeden yaptığını düşünerek kırılmamış, kızmamış ve küsmemiştim. Öğretmenimi seviyordum. O da hatasını anladı ve bana daha sonra çok ilgi gösterdi. Soğuk havalarda özenle eldivenlerimi giydirir, kar maskemi takar, paltomu giydirip düğmelerini ilikler ve ancak ondan sonra okuldan çıkmama izin verirdi...
Daha sonra okula devam ettim ve orta derece bir başarıyla sınıfı geçtim...
Abonun Yusuf ise çobanlık yaptı, okula dönmedi ama o da bir nevi sınıf geçmişti.
Dr-Hüseyin Aydıncak
NOT
Peg:
Malatya ağzında "bağ, bahçe, tarla" anlamındaki kelime
BİBİ
Malatya ağzında Hala
DIRI
Gül fidanına benzeyen dikenli bir çalı
TAY
Denk, çuval
AHMET KINIK
Malatya'nın 1943-1944 yıllarındaki eski valisi
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Dr.Hüseyin Aydıncak
BU GÜN SİZİ GENE ESKİLERE GÖTÜRECEĞİM
-Çocukluk yıllarım, o dönemler MALATYA'ya bağlı bir nahiye konumundaki ESKİMALATYA (Şu anki BATTALGAZİ ilçesi) Hanardı mahallesinde geçti.
O devirlerde aileler; bağ-bahçe işlerinde yardımcı olsunlar ya da hayvan otlatsınlar diye çocuklarını, özellikle de kız çocuklarını okula göndermezlerdi. Bu yüzden öğretmenler mahalleye gelerek kayıt yaptırılmayan çocukları, bilhassa kız çocuklarını sokaklarda tek tek tespit edip okula yazdırmaya çalışırlardı.
Yaklaşık 2 yıl boyunca o öğretmenlerin peşinde, "Beni de okula yazın, beni de okula yazın" diyerek dolaştım.
Ancak yaşım küçük olduğu için kaydımı yapmadılar. O zamanlar kimsede nüfus cüzdanı bulunmadığı için yaşlar göz kararı tahmin edilerek kayıt yapılırdı. Benim nüfus kağıdım vardı fakat orada bir yanlışlık söz konusuydu. Babam, askere biraz geç gideyim, iyice kartalayım da usta erler tarafından ezilmeyeyim diye beni 2 yaş, hatta 2 yaş 9 ay geç yazdırmıştı.
Hatta iki erkek olarak, erkek erkeğe Aspuzuya'ya, Malatya Hükümet binasına gidip nüfus kağıdı çıkarttığımızı anımsıyorum.
Vahap amcamın çocuk sayısı çoktu. Hangi birine gidip kimlik çıkartsın? Bağ bahçe işlerinden zaman bulsa, şehre gidecek yol parasını karşılamak zordu. Amcam, yeni doğan bir kızına, 10 yıl önce vefat etmiş kızının kimlik kartını ve ismini vermişti. 10 yıl dile kolay...
Neyse ki benimki sadece 2 yaşlık bir hataydı.
Bir gün babam elimden tutarak o zamanki adıyla AHMET KINIK İLKOKULU olan okula götürdü. Küçük yer olduğu için öğretmenler okul müdürünü tanırdı. Saygılarını ve selamlarını sunduktan sonra babam:
"Begim size bir köle getirdim, eti sizin kemiği benim" dedi. Nüfus kaydına falan bakmadılar; boyu bosu yerinde olduğu için kaydımı yaptılar.
-Okula başlayınca Bakkal KÖR MUHAMMET (Muhammet Ünlü) amcaya yine yumurta ve yoğurt verdik. Okul defteri, kalemler, renkli kalemler ve kalem açacağı aldık. Yerli malı denilen gri bezden bir önlük ile bir yakalık uyduruldu. Nereden bulunduysa bir de tahta çanta (BAVUL) tedarik edildi. Artık okula hazırdım...
Okul tam gündü. O yıllarda gürültü kirliliği olmadığı için okul zilinin sesi HANARDI'ya kadar duyuluyordu. Teneffüsler hariç; sabah çalınca okula gider, öğlen yemeğe döner, zil tekrar çalınca okula giderdik.
Okula çok hızlı bir giriş yaptım. İlk günden ATOS kurşun kalemimi bitirdim. Ancak yazı yazarak değil, kalemtraşla sürekli açarak bitirdim. Evde azarın bini bir paraydı:
"Sen ne yaptın, zaten para yok, ne diye durduk yere kalemi açarsın" diyerek epey fırça yedim. Tabii ki bu uyarılar dayakla destekliydi.
Böylece kalemimin kıymetini anlamıştım. Hevesle okula gidiyor, okul dönüşü eve geldiğimde ise gazyağımız olmadığı için hava kararmadan ekmek tahtasının başına geçip ödevlerimi tamamlamaya çalışıyordum.
Okula sadece ben başlamamıştım. Okul yüzü görmemiş olan annem ve babam da benimle birlikte ekmek tahtasının başında yerlerini alır, bana yardım ederken yavaş yavaş onlar da bir şeyler öğrenirlerdi. Öğretmenimizin verdiği fişleri özenle bir zarfa koyardık. Ödevlerimi bitirdikten sonra ekmek tahtasının başından kalkardık.
Ertesi gün okula gidip ders başlamadan çantamı sıraya koyuyordum. Öğretmen, ödevleri kontrol etmek için defterleri açmamızı söylediğinde, ödevimi yapmanın verdiği sevinç ve gururla defteri çıkardığımda, emek verip yazdığım ödevimin yok olduğunu görüyordum. Durumu öğretmenime açıklamaya çalışsam da ceza olarak tahta cetvelin yan kenarıyla parmak uçlarıma defalarca vururdu. Sıra fişlerin kontrolüne geldiğinde ise fişlerim de kayıptı. Yine parmak uçlarıma tahta cetvelle defalarca vurulurdu. Ben sınıfın en küçüklerindendim, diğerleri ise oldukça iriydi. Bu çocuklar, iki taş arasında ödevlerimi ve fişlerimi çalıyordu, ben ise boş yere dayak yiyordum.
Okuldan bıktım, daha doğrusu okuldan soğudum.
-Benden 3 yaş büyük BİBİM OĞLU Aboların Yusuf Gül de benimle aynı sınıftaydı. Okumaya pek hevesli değildi. O da öğretmenin cetvel darbeleri yüzünden okuldan soğumuştu.
Bir gün bana; "Dayı oğlu bu öğretmen her gün bizi dövüyor, gel okuldan kaçalım" dedi.
Kaçtık; onun defterini ve kitabını benim tahta bavulun içine koyup PEG'lerde toprağa gömdük ve bağlarda, bahçelerde dolaşmaya başladık. Mevsim sonbahar olduğu için kayısı, erik, dut gibi meyvelerin dalda kurumuş olanlarını toplayıp yiyorduk; tatları çok nefisti. Alıç, böğürtlen ve yemişen toplardık. Ağaçların üzerindeki "pis" dediğimiz ağaç balı veya ağaç sakızı denilen maddeleri toplayıp yerdik. KARLIĞIN TEPEDE "domalan" denilen, etten daha lezzetli bir mantar türünü toprak altından çıkarırdık.
Epey gün okuldan kaçtık. Bir gün pegin birinde öğlen zilinin çalmasını beklerken Aboların Musto (Mustafa Gül), yani Yusuf'un ağabeyi bizi yakaladı. Bizi DIRIların içine attı... İnsafsızca defalarca çıkarıp tekrar attı.
Yusuf'u bir daha okula göndermediler, önüne sürü verip çoban yaptılar. Beni ise ispiyonlamadılar...
Bir süre daha tek başıma okuldan kaçmaya devam ettim. Ta ki eşeğin üstünde kucakladığım buğday TAYı ile annemle birlikte un öğütmek için değirmene giderken, Selvi sokakta Dınganın Musto arkamızdan bağırıp; "Hüseyin öğretmen diyor ki ne zaman okula gelecek" diyerek beni ele verene kadar...
Annem bu sözden ve Musto'nun ifadelerinden sonra okuldan kaçtığıma emin oldu ve eşeğin üzerindeki kalçama vurarak; "Ulan idne sen okuldan mı kaçıysın" diye değirmene varana kadar söylendi.
Değirmende eşekten indiğimde ise mübarek, tükürüğüyle yüzümü gözümü epeyce ıslattı. Eve vardığımızda da bir fasıl babamdan geçti.
Durumu ona anlattım; ödevlerimin ve fişlerimin çalındığını, öğretmenin tahta cetvelle parmak uçlarıma vurduğunu izah ettim.
-Babam elimden tutup benimle birlikte bir daha okula gelmedi. O dönemlerde öğretmene karşı sonsuz bir sevgi ve saygı vardı.
"Öğretmenin vurduğu yerde gül biter" derlerdi.
Günümüzdeki gibi; "Sen benim çocuğumun psikolojisini bozdun" diyerek öğretmene saldırıp, onu dövüp öldürmezlerdi. Ayrıca Hz. Ali'nin kıymet verilen; "Bana bir kelime öğretenin 40 yıl kölesi olurum" sözü vardı.
Babam durumu öğretmenime izah etti. Türkan öğretmenin belki de ilk yılıydı, deneyimsizdi.
Öğretmenim bana o kadar vurduğu halde, çocuk aklımla bilmeden yaptığını düşünerek kırılmamış, kızmamış ve küsmemiştim. Öğretmenimi seviyordum. O da hatasını anladı ve bana daha sonra çok ilgi gösterdi. Soğuk havalarda özenle eldivenlerimi giydirir, kar maskemi takar, paltomu giydirip düğmelerini ilikler ve ancak ondan sonra okuldan çıkmama izin verirdi...
Daha sonra okula devam ettim ve orta derece bir başarıyla sınıfı geçtim...
Abonun Yusuf ise çobanlık yaptı, okula dönmedi ama o da bir nevi sınıf geçmişti.
Dr-Hüseyin Aydıncak
NOT
Peg:
Malatya ağzında "bağ, bahçe, tarla" anlamındaki kelime
BİBİ
Malatya ağzında Hala
DIRI
Gül fidanına benzeyen dikenli bir çalı
TAY
Denk, çuval
AHMET KINIK
Malatya'nın 1943-1944 yıllarındaki eski valisi