Vatan, genel geçer kabul gören evrensel hukuk kurallarıyla belirlenip, güvenceye alınan hak ve özgürlüklerden bağımsız, emperyalist güçlerin kontrolündeki otorite tarafından çizilen sınırlarla ve sembollerle kutsanan toprak parçası olarak kabullenildiğinde, egemenin mülkü olur. Mülk sahibi egemenliğin kabulünün teminatı ve kuruluşun esası olan başat değerlerin belirleyeni de olur. Egemenlik temsilini elinde bulunduran gücün tek taraflı ve mutlak hâkim olarak belirlediği başat değerler, çok kültürlü imparatorluk geçmişi olan yapıların bünyesinde kurulan merkezi milli devletlerde, farklılıkları olan toplum kesimlerini dışlayan bir durum yaratır ve farklı olanlarla sistemin arasında mesafe koyar. Çünkü, mülkün sütunu sahibidir. Sütunu paylaşmaz.
Vatan kutsallık atfedilen ve muktedirin belirlediği bir değerler sisteminin en kapsayanı olarak kabul gördüğünde, vatandaş bu anlayışa uygun kalıba girmek zorundadır. Hangi dil konuşulacak, hangi inanca mensup olunacak, ibadet nasıl yapılacak, etnik kökenin esası neler olacak gibi ilkeler bu kalıba göre belirlenir. Belirlenenler muktedirin ağzından, topluma boca edilir. Zira mülkün sahibi kimse, iktidar ondadır ve muktedir odur. Vatan bu çerçevede korunması gereken bir değer olarak kabullenilir.
Egemenlik kavramıyla anlatılan vatan, yüzlerce yıldan bu yana bir arada yaşayan insanların ortak iradelerinin değil, muktedirin asli unsur olarak işaret ettiği milli kimliğin esaslarına göre işleyen bir devlet ve yönetim şeklinin belirlendiği bir coğrafya olduğunda, asli unsur dışındaki farklılıkları kabul etmeyen yönetim egemen olur. Zira devlet, belirlenen milli kimliğe sahip olanların devletidir ve vatan da bu kimliğe mensup olanların öz yurdudur. Bu kimlik dışında kalanlar, ötekilerdir. Vatandaş kavramıyla anlatılan vatana bağlı olmanın karşılığı da, vazifesini yapan memurlar topluluğudur.
Asıl meselede burada başlar. Burada meselenin özü, vatanın asıl sahiplerince belirlenen yönetimin ayrımcı uygulamalarıdır. Hayat anlayışı, inançları, ibadet şekilleri, anadili farklı olan değişik toplum kesimlerden insanların birbirlerine nasıl bakacakları, gelecek denilen zaman dilimini nasıl organize edecekleri, barış içinde eşit yurttaşlar olarak yaşamanın şartlarını nasıl sağlayacaklarının tek taraflı belirlenmesidir. Zira vatan sınırları belli, kutsiyet atfedilen değerler sembolüdür. Bünyesinde farklı kültürleri barındırır. Bu farklılıkların yaşaması ve kültürlerarası dengenin sağlanması gibi varlık meselesi olarak algılanacak konularda egemen iradenin kurallarının belirleyici olması sorundur.
Devlet iktidar sahiplerinin mülkü ve egemen sınıfın çıkarlarının hizmetinde olduğunda, diğer sınıflar üzerinde baskı aracı olur. İdeolojik milliyetçilik devletin değişmezi ve egemenin hükümranlığının aracı olduğunda, toplumu kontrol işlevi görür. Sömürünün, tahakkümün sürdürülmesinin malzemesi olur. Bu durum farklı toplumsal grupların dışlanmasını, farklılıkları olan kesimlerin sisteme yabancılaşmasını beraberinde getirir. Tekçi anlayışla kurulan merkezi devletlerde ve otokratik yönetimlerde, farklılıklar görmezden gelinir, farklılıkları kapsayan hak talepleri dikkate alınmaz. Devlet aklı tek tipleştirme üzerine işler. Bu işleyişin sürekliliği, farklılıklarından kaynaklı hak talepleri dikkate alınmayan toplum kesimlerini, sisteme yabancılaştırır.
Bu durumun somut yansıması, egemenin diğerlerine karşı gardını alma, farklılıkları olanların da kabuğuna çekilmesi gibi bir hayat anlayışının ortaya çıkmasıdır. Egemenin bu tepeden bakış ve üslubu, toplumun tamamını ilgilendiren tehditlere karşı iç cephenin tahkimi ve vatan savunması gündeme geldiğinde, farklılıkları olan kesimlerde kuşku uyandırır. Bunun vazgeçilmez devlet anlayışı olarak sürekli tekrarı, evrensel değerler olan insan haklarına yabancılaşmayı beraberinde getirir.
Devletin ideolojik milliyetçilik esaslı yapıda ısrarının egemen sınıfların egemenliklerinin aracı olması, gelir dağılımı adaletsizliğinin de temel nedenidir. Bu durum yurtiçi gayri safi milli hasıladan alınan paylarda, egemenler lehine sonuçlar doğurur, emek güçlerinin aleyhine işler.
Vatan kutsallığı üzerine kurulan hükümranlık, vatan sathındaki tüm tasarrufların belirleyeni ve mutlak hâkimidir. Bu hükümranlık merkezi otoriteye aittir, tartışmasız kabul edilmelidir. Devletin, ideolojik milliyetçilikle imalatı söz konusu olduğundan, doğrunun tek sahibi devlettir. Tüm faaliyetler, bu imalat çerçevesine sığdırılmaktadır.
Devletler açısından çağdaş yönetimin ve demokrasiye bağlılığın ölçütü; insan haklarına saygı ve eşit yurttaşlık esaslı yönetimin inşası, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde kayıtlanan, kişinin sırf insan olması nedeniyle doğuştan sahip olduğu dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez haklarını teminat altına alan hukuki düzenlemelerdir. Barış içinde bir arada yaşamanın temel şartı, evrensel hukuk kurallarının egemen olduğu yönetim anlayışıdır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ali Ekber Pekşen
VATAN MÜLK OLURSA, SÜTUNU SAHİBİDİR
Vatan, genel geçer kabul gören evrensel hukuk kurallarıyla belirlenip, güvenceye alınan hak ve özgürlüklerden bağımsız, emperyalist güçlerin kontrolündeki otorite tarafından çizilen sınırlarla ve sembollerle kutsanan toprak parçası olarak kabullenildiğinde, egemenin mülkü olur. Mülk sahibi egemenliğin kabulünün teminatı ve kuruluşun esası olan başat değerlerin belirleyeni de olur. Egemenlik temsilini elinde bulunduran gücün tek taraflı ve mutlak hâkim olarak belirlediği başat değerler, çok kültürlü imparatorluk geçmişi olan yapıların bünyesinde kurulan merkezi milli devletlerde, farklılıkları olan toplum kesimlerini dışlayan bir durum yaratır ve farklı olanlarla sistemin arasında mesafe koyar. Çünkü, mülkün sütunu sahibidir. Sütunu paylaşmaz.
Vatan kutsallık atfedilen ve muktedirin belirlediği bir değerler sisteminin en kapsayanı olarak kabul gördüğünde, vatandaş bu anlayışa uygun kalıba girmek zorundadır. Hangi dil konuşulacak, hangi inanca mensup olunacak, ibadet nasıl yapılacak, etnik kökenin esası neler olacak gibi ilkeler bu kalıba göre belirlenir. Belirlenenler muktedirin ağzından, topluma boca edilir. Zira mülkün sahibi kimse, iktidar ondadır ve muktedir odur. Vatan bu çerçevede korunması gereken bir değer olarak kabullenilir.
Egemenlik kavramıyla anlatılan vatan, yüzlerce yıldan bu yana bir arada yaşayan insanların ortak iradelerinin değil, muktedirin asli unsur olarak işaret ettiği milli kimliğin esaslarına göre işleyen bir devlet ve yönetim şeklinin belirlendiği bir coğrafya olduğunda, asli unsur dışındaki farklılıkları kabul etmeyen yönetim egemen olur. Zira devlet, belirlenen milli kimliğe sahip olanların devletidir ve vatan da bu kimliğe mensup olanların öz yurdudur. Bu kimlik dışında kalanlar, ötekilerdir. Vatandaş kavramıyla anlatılan vatana bağlı olmanın karşılığı da, vazifesini yapan memurlar topluluğudur.
Asıl meselede burada başlar. Burada meselenin özü, vatanın asıl sahiplerince belirlenen yönetimin ayrımcı uygulamalarıdır. Hayat anlayışı, inançları, ibadet şekilleri, anadili farklı olan değişik toplum kesimlerden insanların birbirlerine nasıl bakacakları, gelecek denilen zaman dilimini nasıl organize edecekleri, barış içinde eşit yurttaşlar olarak yaşamanın şartlarını nasıl sağlayacaklarının tek taraflı belirlenmesidir. Zira vatan sınırları belli, kutsiyet atfedilen değerler sembolüdür. Bünyesinde farklı kültürleri barındırır. Bu farklılıkların yaşaması ve kültürlerarası dengenin sağlanması gibi varlık meselesi olarak algılanacak konularda egemen iradenin kurallarının belirleyici olması sorundur.
Devlet iktidar sahiplerinin mülkü ve egemen sınıfın çıkarlarının hizmetinde olduğunda, diğer sınıflar üzerinde baskı aracı olur. İdeolojik milliyetçilik devletin değişmezi ve egemenin hükümranlığının aracı olduğunda, toplumu kontrol işlevi görür. Sömürünün, tahakkümün sürdürülmesinin malzemesi olur. Bu durum farklı toplumsal grupların dışlanmasını, farklılıkları olan kesimlerin sisteme yabancılaşmasını beraberinde getirir. Tekçi anlayışla kurulan merkezi devletlerde ve otokratik yönetimlerde, farklılıklar görmezden gelinir, farklılıkları kapsayan hak talepleri dikkate alınmaz. Devlet aklı tek tipleştirme üzerine işler. Bu işleyişin sürekliliği, farklılıklarından kaynaklı hak talepleri dikkate alınmayan toplum kesimlerini, sisteme yabancılaştırır.
Bu durumun somut yansıması, egemenin diğerlerine karşı gardını alma, farklılıkları olanların da kabuğuna çekilmesi gibi bir hayat anlayışının ortaya çıkmasıdır. Egemenin bu tepeden bakış ve üslubu, toplumun tamamını ilgilendiren tehditlere karşı iç cephenin tahkimi ve vatan savunması gündeme geldiğinde, farklılıkları olan kesimlerde kuşku uyandırır. Bunun vazgeçilmez devlet anlayışı olarak sürekli tekrarı, evrensel değerler olan insan haklarına yabancılaşmayı beraberinde getirir.
Devletin ideolojik milliyetçilik esaslı yapıda ısrarının egemen sınıfların egemenliklerinin aracı olması, gelir dağılımı adaletsizliğinin de temel nedenidir. Bu durum yurtiçi gayri safi milli hasıladan alınan paylarda, egemenler lehine sonuçlar doğurur, emek güçlerinin aleyhine işler.
Vatan kutsallığı üzerine kurulan hükümranlık, vatan sathındaki tüm tasarrufların belirleyeni ve mutlak hâkimidir. Bu hükümranlık merkezi otoriteye aittir, tartışmasız kabul edilmelidir. Devletin, ideolojik milliyetçilikle imalatı söz konusu olduğundan, doğrunun tek sahibi devlettir. Tüm faaliyetler, bu imalat çerçevesine sığdırılmaktadır.
Devletler açısından çağdaş yönetimin ve demokrasiye bağlılığın ölçütü; insan haklarına saygı ve eşit yurttaşlık esaslı yönetimin inşası, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde kayıtlanan, kişinin sırf insan olması nedeniyle doğuştan sahip olduğu dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez haklarını teminat altına alan hukuki düzenlemelerdir. Barış içinde bir arada yaşamanın temel şartı, evrensel hukuk kurallarının egemen olduğu yönetim anlayışıdır.