"Başarı hikâyemizde hâlâ Malatya’daki o küçük dükkân var"
"Başarı hikâyemizde hâlâ Malatya’daki o küçük dükkân var"
İş adamı Çetin Civatanın sahibi Mustafa Tecdelioğlu Malatya'da başlayan ve İstanbul'da devam eden hayatını İ24 Habere anlattı. Malatya Eğitim Vakfı Başkanlığı görevini de yürüten Tecdelioğlu, Malatya'da dedesinin kurduğu küçük bir dükkanda başlayan çalışmanın bu gün Avrupa'ya ihracat yapacak düzeye geldiğini anlattı. Tecdelioğlu "başarı hikâyesinin temelinde hâlâ Malatya’daki o küçük dükkân var" diyor.
Haber Giriş Tarihi: 20.09.2026 07:57
Haber Güncellenme Tarihi: 20.09.2026 08:23
Kaynak:
Haber Merkezi
https://www.gazetemalatya.com/
Çetin Cıvata markasıyla tanınan, Çetin Cıvata Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Tecdelioğlu şunları aktarıyor:
“Aslen Malatyalıyız. Ailemizdeki ticaret serüveni benimle başlamadı. Dedem Abdullah Tecdelioğlu, 1913 yılında Malatya’da mütevazı bir hırdavat dükkânı açmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle dükkânı kapatarak askere gitti.”
Kurtuluş Savaşı süreci de dâhil olmak üzere toplam 11 sene askerlik görevini yerine getirdi.
Bu süre zarfında Kazım Karabekir’in yaverliğini de yaptı.
Savaşların sona ermesinin ardından Malatya’ya dönerek yeniden dükkânının başına geçti.
Daha sonra babam Nihat ve amcam da ticari faaliyetlere dâhil oldu.
Ben ise çocukluk yıllarımda o dükkânın atmosferinde büyüdüm.
“Babam bizi 10 yaşındayken dükkâna bırakırdı; kardeşim ise o zamanlar 8 yaşındaydı.”
Babam İstanbul’a mal tedarikine gittiği dönemlerde dükkânın sorumluluğu bize geçerdi.
Müşterilerle ilgilenirdik.
Satışları gerçekleştirirdik.
Hatta bankaya gidip babamız adına havale işlemlerini dahi yapardık.
“10 yaşımızdan itibaren ellerimizle cıvataya somun takmaya başladık.”
Ardından yatılı okul hayatımız başladı.
Ailemizden aylarca uzak kaldığımız dönemler olurdu.
Babamızın gönderdiği bütçeyle bir ayı tamamlamayı öğrenmek zorundaydık.
Tutumlu olmayı ve kendi ayaklarımızın üzerinde durmayı o yıllarda kavradık.
1970’li yılların ortasında babam, eğitimimizi tamamlamamız için bizi İstanbul’a gönderdi.
Kısa bir süre sonra tüm aile İstanbul’a yerleşti.
Aslında babamların başlangıçtaki hedefi bir un fabrikası kurmaktı.
Ancak o dönemde Türkiye’de cıvata tedarikinde ciddi problemler yaşanıyordu.
Elektrik direkleri dikiliyor, sanayileşme hızlanıyor ve bağlantı elemanlarına olan talep artıyordu.
Ortaklarıyla bir araya gelip:
Madem cıvata bulmakta zorlanıyoruz, o halde kendimiz üretelim, kararı aldılar.
Topçular bölgesinde yaklaşık 500 metrekarelik küçük bir cıvata fabrikası satın aldılar.
Çetin Cıvata’nın üretim yolculuğu bu şekilde başladı.
Ben ODTÜ İnşaat Mühendisliği bölümünden mezun oldum.
Yıl 1985’ti.
Önümde bambaşka bir kariyer yolu vardı.
Bir inşaat firması beni Libya’ya davet ediyordu.
Teklif edilen aylık maaş:
5 bin dolardı.
O yılların şartlarında bu çok ciddi bir rakamdı.
Babamın yanına gidip durumu anlattım.
Babam bana şöyle dedi:
“Sana ben 5 bin dolar vereyim, sen burada kal.”
Kaldım.
Fakat o 5 bin doları hiçbir zaman tahsil edemedim.
Bugün bunu hâlâ gülümseyerek hatırlıyorum.
Böylece aile şirketine adım attım.
Babam üretim süreçlerini yönetirken, ben pazarlama faaliyetlerine odaklandım.
Topçular’daki 500 metrekarelik alandan, Bayrampaşa’daki 1.500 metrekarelik fabrikaya geçiş yaptık.
Zamanla babam rahatsızlandı.
Yönetim sorumluluğu kademeli olarak bize geçti.
Artık asıl gayemiz sadece iç piyasaya cıvata satmak değildi.
Küresel pazara açılmak istiyorduk.
Lakin bunu söylemek kolaydı.
“İlk kez ürün satmaya gittiğimde Avrupa’da çok zor anlar yaşadım, adeta aşağılandım.”
Yıllarca cıvatayı Avrupa’dan ithal eden bir ülkenin üreticisi olarak Avrupa’daki fuarlara katıldığınızda, karşınızda Almanlar, İtalyanlar ve Fransızlar vardı.
Sizi gördüklerinde adeta:
“Bu Türkler nereden çıktı?”
bakışıyla bakıyorlardı.
İhracat kültürünü bilmiyorduk.
Ambalaj standartlarından habersizdik.
Müşteriler farklı teknik standartlar talep ediyordu.
Başlarda kendimizi gerçekten çok yetersiz hissettiğimiz anlar oldu.
Ancak eve dönüp:
Biz bu işin altından kalkamayız, demedik.
Sektörün öncüleri olan onlardan öğrenmeye başladık.
Fabrikamıza modern makineler entegre ettik.
O dönemlerde Türkiye’ye genellikle Avrupa’nın ikinci el makineleri gelirdi.
Biz ise sıfır makineler almaya başladık.
"İlk defa sıfır makineler getirdik ve bu yatırım bize ihracat kapılarını açtı.”
İhracat arttıkça üretim kapasitemiz genişledi.
Üretim büyüdükçe yatırımlarımızı artırdık.
Bir süre sonra Mercedes, Ford, Fiat ve Volkswagen Grubu gibi devlere parça üreten bir konuma ulaştık.
Tabii ki her girişimimizle başarıya ulaşmadık.
2000 senesinde farklı bir şirket kurdum.
100 bin dolar sermaye ile yola çıktık.
Üç ay içerisinde 300 bin dolar kazanmıştık.
İşler o kadar yolunda gidiyordu ki:
Tamam, dedik.
Bu iş tuttu.
Yıl sonunda birikimimiz 1 milyon dolar seviyelerine yaklaştı.
Ardından 2001 krizi patlak verdi.
“Hepsi bir anda gitti.”
Çünkü satışlarımızı TL ile yaparken, maliyetlerimizi döviz üzerinden karşılıyorduk.
O kriz bana çok kıymetli bir hayat dersi verdi.
O günden sonra tüm kaynaklarımı tek bir yere bağlamama kararı aldım.
Ben buna:
“Üçte bir prensibi” adını veriyorum.
Sermayenizi tek bir yere yatırmayacaksınız.
Yalnızca tek bir müşteriye güvenmeyeceksiniz.
Tek bir tedarikçiye bağımlı kalmayacaksınız.
Hayat tecrübesi bize bunu öğretti.
Yurt dışındaki mücadelemizi sürdürdük.
2008 yılında Almanya’daki bir fuara, bu kez Türkiye’den üç otobüs dolusu iş insanıyla katıldık.
Bizi gördüklerinde:
“Türkler geliyor,” demeye başladılar.
Bir zamanlar fuarlarda kendimizi zayıf hissettiğimiz o günler geride kalmıştı.
Yıllar sonra aynı fuarlara, kalabalık Türk üretici delegasyonlarıyla katılıyorduk.
Bugün geldiğimiz noktada, yaptığımız iş dışarıdan çok basit görünebilir:
Cıvata.
Ancak cıvatayı hafife almamak gerekir.
Ana ham maddemiz filmaşin.
Şu an tonu yaklaşık 750 dolar civarında.
Yani kilosu yaklaşık 75 cente geliyor.
Onu fabrikada işleyerek değer katıyoruz.
Sektörümüz ortalama ton başına yaklaşık 3 bin dolarlık bir ihracat değeri yaratıyor.
Bizim bazı özel ürünlerimizde bu rakam 4 bin dolara kadar ulaşıyor.
Şu an dört farklı lokasyonda üretim faaliyetlerimizi sürdürüyoruz.
Çatalca’daki fabrikamız 60 bin metrekareye, Malatya’daki tesisimiz ise 30 bin metrekareye ulaştı.
Grubun toplam cirosu yaklaşık 60 milyon Euro seviyesinde.
Artık ailenin dördüncü kuşağı da işletmede aktif rol alıyor.
Fakat benim için tüm bu başarı hikâyesinin temelinde hâlâ Malatya’daki o küçük dükkân var:
Babam İstanbul’a gidiyor.
Ben 10 yaşındayım.
Kardeşim 8 yaşında.
Ve dükkân bize emanet.
Çünkü bizim ailemizde:
“Çalışmak, bize çok küçük yaşlarda verilmiş bir sorumluluktu.”
İlk gerçek tatilimi ancak 19 yaşıma geldiğimde yapabildim.
Bugün de aynı inançla söylüyorum:
“Hayatımız boyunca asla yılmadık, sürekli çalıştık. Zaman zaman başardık, zaman zaman yanıldık; ancak çalışmanın gücü her şeyden önemlidir.”
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Son Haberler
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
"Başarı hikâyemizde hâlâ Malatya’daki o küçük dükkân var"
İş adamı Çetin Civatanın sahibi Mustafa Tecdelioğlu Malatya'da başlayan ve İstanbul'da devam eden hayatını İ24 Habere anlattı. Malatya Eğitim Vakfı Başkanlığı görevini de yürüten Tecdelioğlu, Malatya'da dedesinin kurduğu küçük bir dükkanda başlayan çalışmanın bu gün Avrupa'ya ihracat yapacak düzeye geldiğini anlattı. Tecdelioğlu "başarı hikâyesinin temelinde hâlâ Malatya’daki o küçük dükkân var" diyor.
Çetin Cıvata markasıyla tanınan, Çetin Cıvata Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Tecdelioğlu şunları aktarıyor:
“Aslen Malatyalıyız. Ailemizdeki ticaret serüveni benimle başlamadı. Dedem Abdullah Tecdelioğlu, 1913 yılında Malatya’da mütevazı bir hırdavat dükkânı açmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle dükkânı kapatarak askere gitti.”
Kurtuluş Savaşı süreci de dâhil olmak üzere toplam 11 sene askerlik görevini yerine getirdi.
Bu süre zarfında Kazım Karabekir’in yaverliğini de yaptı.
Savaşların sona ermesinin ardından Malatya’ya dönerek yeniden dükkânının başına geçti.
Daha sonra babam Nihat ve amcam da ticari faaliyetlere dâhil oldu.
Ben ise çocukluk yıllarımda o dükkânın atmosferinde büyüdüm.
“Babam bizi 10 yaşındayken dükkâna bırakırdı; kardeşim ise o zamanlar 8 yaşındaydı.”
Babam İstanbul’a mal tedarikine gittiği dönemlerde dükkânın sorumluluğu bize geçerdi.
Müşterilerle ilgilenirdik.
Satışları gerçekleştirirdik.
Hatta bankaya gidip babamız adına havale işlemlerini dahi yapardık.
“10 yaşımızdan itibaren ellerimizle cıvataya somun takmaya başladık.”
Ardından yatılı okul hayatımız başladı.
Ailemizden aylarca uzak kaldığımız dönemler olurdu.
Babamızın gönderdiği bütçeyle bir ayı tamamlamayı öğrenmek zorundaydık.
Tutumlu olmayı ve kendi ayaklarımızın üzerinde durmayı o yıllarda kavradık.
1970’li yılların ortasında babam, eğitimimizi tamamlamamız için bizi İstanbul’a gönderdi.
Kısa bir süre sonra tüm aile İstanbul’a yerleşti.
Aslında babamların başlangıçtaki hedefi bir un fabrikası kurmaktı.
Ancak o dönemde Türkiye’de cıvata tedarikinde ciddi problemler yaşanıyordu.
Elektrik direkleri dikiliyor, sanayileşme hızlanıyor ve bağlantı elemanlarına olan talep artıyordu.
Ortaklarıyla bir araya gelip:
Madem cıvata bulmakta zorlanıyoruz, o halde kendimiz üretelim, kararı aldılar.
Topçular bölgesinde yaklaşık 500 metrekarelik küçük bir cıvata fabrikası satın aldılar.
Çetin Cıvata’nın üretim yolculuğu bu şekilde başladı.
Ben ODTÜ İnşaat Mühendisliği bölümünden mezun oldum.
Yıl 1985’ti.
Önümde bambaşka bir kariyer yolu vardı.
Bir inşaat firması beni Libya’ya davet ediyordu.
Teklif edilen aylık maaş:
5 bin dolardı.
O yılların şartlarında bu çok ciddi bir rakamdı.
Babamın yanına gidip durumu anlattım.
Babam bana şöyle dedi:
“Sana ben 5 bin dolar vereyim, sen burada kal.”
Kaldım.
Fakat o 5 bin doları hiçbir zaman tahsil edemedim.
Bugün bunu hâlâ gülümseyerek hatırlıyorum.
Böylece aile şirketine adım attım.
Babam üretim süreçlerini yönetirken, ben pazarlama faaliyetlerine odaklandım.
Topçular’daki 500 metrekarelik alandan, Bayrampaşa’daki 1.500 metrekarelik fabrikaya geçiş yaptık.
Zamanla babam rahatsızlandı.
Yönetim sorumluluğu kademeli olarak bize geçti.
Artık asıl gayemiz sadece iç piyasaya cıvata satmak değildi.
Küresel pazara açılmak istiyorduk.
Lakin bunu söylemek kolaydı.
“İlk kez ürün satmaya gittiğimde Avrupa’da çok zor anlar yaşadım, adeta aşağılandım.”
Yıllarca cıvatayı Avrupa’dan ithal eden bir ülkenin üreticisi olarak Avrupa’daki fuarlara katıldığınızda, karşınızda Almanlar, İtalyanlar ve Fransızlar vardı.
Sizi gördüklerinde adeta:
“Bu Türkler nereden çıktı?”
bakışıyla bakıyorlardı.
İhracat kültürünü bilmiyorduk.
Ambalaj standartlarından habersizdik.
Müşteriler farklı teknik standartlar talep ediyordu.
Başlarda kendimizi gerçekten çok yetersiz hissettiğimiz anlar oldu.
Ancak eve dönüp:
Biz bu işin altından kalkamayız, demedik.
Sektörün öncüleri olan onlardan öğrenmeye başladık.
Fabrikamıza modern makineler entegre ettik.
O dönemlerde Türkiye’ye genellikle Avrupa’nın ikinci el makineleri gelirdi.
Biz ise sıfır makineler almaya başladık.
"İlk defa sıfır makineler getirdik ve bu yatırım bize ihracat kapılarını açtı.”
İhracat arttıkça üretim kapasitemiz genişledi.
Üretim büyüdükçe yatırımlarımızı artırdık.
Bir süre sonra Mercedes, Ford, Fiat ve Volkswagen Grubu gibi devlere parça üreten bir konuma ulaştık.
Tabii ki her girişimimizle başarıya ulaşmadık.
2000 senesinde farklı bir şirket kurdum.
100 bin dolar sermaye ile yola çıktık.
Üç ay içerisinde 300 bin dolar kazanmıştık.
İşler o kadar yolunda gidiyordu ki:
Tamam, dedik.
Bu iş tuttu.
Yıl sonunda birikimimiz 1 milyon dolar seviyelerine yaklaştı.
Ardından 2001 krizi patlak verdi.
“Hepsi bir anda gitti.”
Çünkü satışlarımızı TL ile yaparken, maliyetlerimizi döviz üzerinden karşılıyorduk.
O kriz bana çok kıymetli bir hayat dersi verdi.
O günden sonra tüm kaynaklarımı tek bir yere bağlamama kararı aldım.
Ben buna:
“Üçte bir prensibi” adını veriyorum.
Sermayenizi tek bir yere yatırmayacaksınız.
Yalnızca tek bir müşteriye güvenmeyeceksiniz.
Tek bir tedarikçiye bağımlı kalmayacaksınız.
Hayat tecrübesi bize bunu öğretti.
Yurt dışındaki mücadelemizi sürdürdük.
2008 yılında Almanya’daki bir fuara, bu kez Türkiye’den üç otobüs dolusu iş insanıyla katıldık.
Bizi gördüklerinde:
“Türkler geliyor,” demeye başladılar.
Bir zamanlar fuarlarda kendimizi zayıf hissettiğimiz o günler geride kalmıştı.
Yıllar sonra aynı fuarlara, kalabalık Türk üretici delegasyonlarıyla katılıyorduk.
Bugün geldiğimiz noktada, yaptığımız iş dışarıdan çok basit görünebilir:
Cıvata.
Ancak cıvatayı hafife almamak gerekir.
Ana ham maddemiz filmaşin.
Şu an tonu yaklaşık 750 dolar civarında.
Yani kilosu yaklaşık 75 cente geliyor.
Onu fabrikada işleyerek değer katıyoruz.
Sektörümüz ortalama ton başına yaklaşık 3 bin dolarlık bir ihracat değeri yaratıyor.
Bizim bazı özel ürünlerimizde bu rakam 4 bin dolara kadar ulaşıyor.
Şu an dört farklı lokasyonda üretim faaliyetlerimizi sürdürüyoruz.
Çatalca’daki fabrikamız 60 bin metrekareye, Malatya’daki tesisimiz ise 30 bin metrekareye ulaştı.
Grubun toplam cirosu yaklaşık 60 milyon Euro seviyesinde.
Artık ailenin dördüncü kuşağı da işletmede aktif rol alıyor.
Fakat benim için tüm bu başarı hikâyesinin temelinde hâlâ Malatya’daki o küçük dükkân var:
Babam İstanbul’a gidiyor.
Ben 10 yaşındayım.
Kardeşim 8 yaşında.
Ve dükkân bize emanet.
Çünkü bizim ailemizde:
“Çalışmak, bize çok küçük yaşlarda verilmiş bir sorumluluktu.”
İlk gerçek tatilimi ancak 19 yaşıma geldiğimde yapabildim.
Bugün de aynı inançla söylüyorum:
“Hayatımız boyunca asla yılmadık, sürekli çalıştık. Zaman zaman başardık, zaman zaman yanıldık; ancak çalışmanın gücü her şeyden önemlidir.”