
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, bir okulun açılışında yaptığı konuşmada; “Son 23 yılda bütçeden en büyük payın eğitime ayrıldığını; eğitim standartlarının giderek yükseldiğini ve eğitime erişim imkanlarının arttığını” söyledi.
2026 yılında, yüksek öğretim dahil eğitime ayrılan toplam 2 trilyon 905 milyar liranın bütçe içindeki payı %15.3.
Bu, gerçekten devasa bir rakam. Ama acaba bu kadar büyük bir kaynakla, eğitimde beklenen hedeflere ulaşabiliyor muyuz?
Eğitim sistemi altyapısının geliştirilmesinde ve okulların fiziki standartlarının yükseltilmesinde son dönemde önemli ilerlemeler kaydedildi. Bu bağlamda çok sayıda öğretmen alınması ve yeni derslikler yapılmasıyla 2000’lerde 35-40’larda olan sınıf başına öğrenci sayısı 20’lere; 35-40’larda olan öğretmen başına düşen öğrenci sayısı ise, 16-17'lere düştü.
Ama, gerek yıllardır bütçeden en büyük payın eğitime ayrılmış olması, gerek fiziki standartlardaki iyileşmeyi ifade eden sayısal göstergeler; yalnız başına eğitimin nicelik ve fonksiyon yönünden beklenen seviyeye geldiğini ifade etmiyor.
Eğitim sisteminin yapısı ve işleyişiyle ilgili çok şeyler söylenebilir ve kapsamlı analizler yapılabilir. Ancak milli eğitimin içinde bulunduğu gerçek tabloyu gözler önüne sermek için bunlara gerek yok.
Sadece son 20-25 yılda eğitimde giderek hızlanan ve kapsamı genişleyen özel okullaşma süreci, tek başına; milli eğitim sisteminin varlık nedenini ve misyonunu ciddi ölçüde kaybettiğini ve toplumun eğitim ihtiyacını karşılama fonksiyonunun büyük bir erozyona uğradığını açık biçimde ortaya koyuyor.
Meseleye, topyekün milli eğitim teşkilatından ülkedeki tüm öğrenci velilerine kadar; “eğitimi nasıl gördüğümüz” penceresinden ve çocuklarımızı sürece dahil etme aşamasındaki temel tercihlerimizden bakalım.
Bu noktada itiraf etmemiz gereken yalın gerçeklik şu: Milli eğitim sistemine dahil okullar, istisnai örnekler dışında öğrenci velileri açısından artık bir cazibe taşımıyor. Bırakın “öğrenci velileri kitlesini;” Milli Eğitim Bakanlığı merkez ve il yöneticileri, okul müdürleri bile çocuklarını devlet okulları yerine, özel okula göndermek istiyorlar.
Neden?
Devlet okulundaki eğitimi yeterli görmedikleri; çocuklarının özel okulda daha başarılı olacaklarını düşündükleri için.
Restoranınız var; en güzel yemekleri pişirdiğinizi söylüyorsunuz. Ama kendi yemeklerinizi başka lokantalarda yiyorsunuz.
Bundan farkı var mı?
Bu, başlıbaşına kendinizi inkar
ettiğiniz ve kendinizle çelişkiye düştüğünüz anlamına gelmiyor mu? Böylelikle varlık nedeninizin bir anlam taşımadığını tescil etmiş olmuyor musunuz?
Çocuklarınızı, başında bulunduğunuz ve halkın vergileriyle kamu hizmeti görmek üzere kurulan okullar yerine; kazanç elde etme amacını güden okullara gönderirseniz, “yaptığınız işin doğruluğu ve tutarlılığı” konusunda topluma karşı nasıl inandırıcı olabilirsiniz?
Bakanlık ve il milli eğitim yöneticileri, okul müdürleri, çocuklarını gönderdikleri özel okullara; buraları tercih eden herkes gibi ceplerinden milyonlarca lira eğitim ücreti ödüyorlar. Doğal olarak ödemeleri gerekiyor.
Özel okulların, kendilerini denetlemekten sorumlu milli eğitim yöneticilerinin çocuklarından hiç eğitim ücretleri almadıkları veya çok sembolik tutarlarda aldıklarına ilişkin zaman zaman gündeme taşınan bilgi ve duyumlar ise ayrı bir tartışma konusu… Bu önemli bir etik sorunun varlığına işaret ettiği gibi; ayrıca üzerinde ciddiyetle durulması, idari ve hukuki yönlerden de değerlendirilmesi gereken bir konu..
Devlet okullarının misyonlarını kaybetmelerine ve işlevlerinin körelmesine yol açan bu sürecin neye ve hangi maliyetlere rağmen oluştuğunu gösteren çarpıklık tablosunu ortaya koyalım:
-Milli eğitime bağlı 60 bin okulda, 1 milyon öğretmen görev yapıyor.
-Bu okullarda “sınıf başına” ve “öğretmen başına” düşen öğrenci sayıları itibariyle Türkiye; gelişmiş ülkelerdeki, hatta bazılarından daha ileri standartlara sahip.
-Derslik altyapısı, eğitim araç ve gereçleri yönünden hiç bir eksiklik yok. Hatta kısa süre önce “Türkiye’nin, dünyada tüm sınıflarında akıllı tahtanın bulunduğu tek ülke olduğu” açıklandı.
Bu kadar iddialı söylemler ve rakamlar olmasına rağmen, MEB yöneticileri dahil tüm velilerin, çocuklarını;
-14 bin okulda 170 bin öğretmenin görev yaptığı,
-Öğretmenlerinin tam bir sömürü düzeninde haftada 35-40 saat ders karşılığı asgari ücret düzeyinde maaş aldıkları,
-Ceplerinden milyonlara varan yıllık eğitim ücreti ödedikleri,
-LGS’ye, üniversiteye hazırlık, özel ders ücreti ve test kitapları için ayrıca hesapsız para harcadıkları,
-Apartman benzeri, bahçesi olmayan binalarda eğitim veren okullara göndermeye can atması, akıl almaz bir çelişki değil mi?
Bunu nasıl ve hangi gerekçelerle izah edebilirsiniz?
Bu çerçevede ileri sürülen tüm ana ve tali gerekçeleri birlikte gözden geçirelim:
Efendim;
-“Okullarımız güvenli değil; çeteler ve gruplaşmalarla baş edemiyoruz. Çocuklarımızın akran zorbalığına uğrama riski var.”
-“Çocuklarımızın lise ve üniversite sınavlarını kazanabilmesi için özel ihtimam gerekiyor. Oysa öğretmenler öğrencilerle gereği gibi ilgilenmiyorlar. Öylesine derslerini verip geçiyorlar.”
-“Okullarda izlenen müfredat kapsamında verilen derslerin içeriği, çocuklarımızın sınav kazanmaları için yeterli değil. Eksikliği kapatmamız için, ayrıca özel ders aldırmamız veya özel okula göndermemiz gerekiyor.”
-“Okullarımız temizlik ve hijyen şartlarından bütünüyle yoksun. Çocuklarımızın hastalık kapmasını istemiyoruz.”
-“Çocuklarımızın okuldan çıkış saatleri ile bizim işten çıkış saatlerimiz uyuşmuyor. Ders saatleri, resmi mesaiye göre daha erken sona erdiği için ortada kalıyorlar. Oysa özel okulda, biz işten çıkana kadar kendileriyle ilgileniliyor ve gözetim altında bulunduruluyorlar.”
İleri sürülen gerekçelere bakar mısınız? “Milli eğitimin, amaç ve hedeflerinden bütünüyle koptuğu; yapı ve işleyişinde topyekün bir iflas tablosu yaşanmakta olduğu gerçeği” bundan daha açık bir şekilde ortaya konulabilir mi?
Bir okul müdürünün veya milli eğitim il yöneticisinin, çocuğunu özel okula göndermesinin gerekçeleri; herhangi bir öğrenci velisinin göndermesinin gerekçelerinden farklı değil. Öğrenci velilerinin her fırsatta dile getirdikleri bu söylemleri, milli eğitim yöneticileri ve okul müdürleri sözel olarak dile getirmeseler de; çocuklarının eğitiminde kendi okulları yerine özel okulları tercih etmeleri, bu reddedilemez olguların zımnen kendilerince de kabul edildiği anlamına geliyor.
Hadi diyelim, öğrenci velilerinin kararlarında; sürekli şikayette bulundukları, ama değiştiremeyecekleri bu sebepler belirleyici oluyor. Okul yöneticisi olarak çocuğunuzu özel okula göndermenizde, yönetim sorumluluğunuzun altındaki ve düzeltmekle yükümlü olduğunuz bu olumsuz şartların rol oynamasını nasıl izah edebilirsiniz?
Bu, başlı başına bir acziyetin, kendinizi inkar etmenin bir ifadesi değil mi?
Bu durumda, şu sorunun cevabını vermeniz gerekir:
Devlet okullarında eğitimin kapsamı ve niteliği yetersizse, öğretmenler tatmin edici düzeyde eğitim veremiyorsa; hizmet altyapısı, güvenlik ve hijyen şartları sağlanamıyorsa; siz bunları sağlamak ve düzeltmekle yükümlü bakanlık ve il yöneticisi veya okul müdürü değil misiniz?İnsiyatif almak ve görevinizin gereğini yerine getirmek için neyi bekliyorsunuz?
Devlet okullarında eğitimin gereği gibi verilememesinde; dolayısıyla velilerin özel okulları tercih etmesindeki gerekçe;
-Okul binalarının yetersizliği mi?
Hayır: Devlet okulları, özel okullardan çok daha geniş ve daha iyi fiziki imkanlara sahip.
-Öğretmenlerin bilgi birikimleri, deneyimleri veya pedagojik yetkinlikleri mi yetersiz?
Hayır: Aksine, özel okullara göre çok daha iyi durumdalar. Devlet okullarında kıdemli, tecrübeli öğretmenlerin oran olarak çok yüksek olmasına karşılık; özel okulların az sayıda iyi öğretmenlerinin dışında kadroları genel olarak deneyimsiz, öğretmenlik formasyonu zayıf, genç öğretmenlerden oluşuyor.
-Öğretmenlerin maaşları mı yetersiz?
Hayır: Özel okul öğretmenleri sefalet şartlarında ve asgari ücret düzeyinde maaş alırken; devlet okulundaki öğretmenlerin eline ek ders ücretiyle birlikte özel okul öğretmeninin 3-4 katına kadar maaş geçebiliyor. Bu, reel satınalma gücü itibariyle çoğu Avrupa ülkelerindeki muadillerinin maaşlarına oldukça yakın bir düzey.
-Öğretmenlerin performansını düşürecek ve katlanılamayacak kadar fazla ders saatleri mi var?
Hayır: Devlet okulunda haftada verilen ortalama ders saati 15-18 saat olmasına karşılık; özel okul öğretmenlerinde bu rakam haftada 35-40 saat civarında seyrediyor.
-Öğretmenler yıl boyu nefes almamacasına, tatil imkanı olmadan mı çalışıyorlar.
Hayır: Devlet okullarında yaz süresince bir kaç ay tatil imkanı bulunmasına karşılık; özel okul öğretmenlerinin maaşları yaz tatili süresince kesiliyor.
Özetle, “imkanlar ve imkansızlıklar” yönünden devlet okullarıyla özel okullar arasında, devlet okulları lehine muazzam bir fark oluşturan bu asimetrik ilişki tablosu var olmasına rağmen;
-Türkiye’de özel okul ve özel ders sistemi, 16 milyonluk öğrenci kitlesini peşinden sürükleyen bir “lokomotif” rolünü üstlenmiş bulunuyor.
-Koskoca milli eğitim teşkilatı ve devlet okulları; özel eğitim piyasasına müşteri devşirilen bir kaynak olarak, bu dejenere yapının bir“yancısı” haline gelmiş durumda…
Karşı karşıya bulunduğumuz açmaz, ciddi bir kamusal sorumluluk ve yönetim iradesi sorunudur. Bu gidişatın maliyeti her geçen yıl büyürken, Milli Eğitimin temel misyonunun yeniden hatırlanması ve gerekli yapısal önlemlerin gecikmeden alınması artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.
| Ulvi Saran
Karar Gazetesi