Eskilerin, yaşanmışlıklardan süzülüp gelen çok derin sözleri vardır.
“Gece iş gören, gündüz sevinir.”
Altmışlı yılların o zorlu ama bereketli günlerinde analarımızın hayat düsturu buydu işte.
Gün henüz yüzünü göstermeden, daha kuşlar bile uyanmadan kalkarlardı. Buz gibi sabahlarda ocağı tutuşturur, evin işine koyulurlardı. Herkes uykunun en derin yerindeyken, onlar gecenin karanlığını emekleriyle aydınlatırlardı.
Sabah olduğunda, ev halkı gözlerini açtığında her işin yoluna girmiş, düzen kurulmuş olurdu.
Kendi yorgunluklarını, gündüz sevdiklerinin yüzündeki huzurla unuturlardı.
Özellikle kış günlerinde…
Dışarıda lapa lapa kar yağarken sabah erkenden soba yakılırdı. Bizler, tek odada sobanın çıtırdayarak yanışına, demlikte kaynayan suyun o huzur veren hışırtısına uyanırdık.
Çay da çorba da çoktan hazırlanmış olurdu.
Bizim çocukluğumuzun unutamadığımız en tatlı hatıralarıdır bunlar.
Ama o cefakâr analar, o amansız kış kıyamette, soğuk evlerde, çeşme başlarında kim bilir nasıl üşürlerdi?
Belki bizim saçımızı sevgiyle tarayan, üzerimizi giydiren elleri soğuktan sızlıyordu da biz çocuk aklımızla fark edemiyorduk.
Çünkü bir gün bile şikâyet etmediler.
Bir gün bile, “Yoruldum.” demediler.
O yıllarda, bir Anadolu kasabası olan Balaban’ın o çetin kış günlerinde hayat erkenden başlardı. Sabah okula gitme saatine kadar ahırdaki hayvanların bakımı yapılır, hayvanlar sağılırdı.
Seher vaktinin serinliğinde tahta yayık yayılır; yoğurda su katılarak yağ çıkarılır, ayran yapılırdı.
Bahçeye, tarlaya gidecek erkeklerin sabah yemeği ve azığı hazırlanırdı.
Sokak çeşmesinden su taşınır, odun ocağında süt pişirilirdi.
Biz altı kardeştik. Üçümüz okula giderdik; üçümüz ise “kimi eşikte, kimi beşikte” misali daha küçüktü.
Evde okula giden üç çocuk vardı ama annemin işi yalnızca bizi okula hazırlamak değildi. Daha küçük üç kardeşimiz de evin içindeydi. Kimi emekliyor, kimi beşikte yatıyor, kimi annemizin peşinden ayrılmıyordu.
Bütün bu telaşın arasında annem yine de bizi okula hazırlardı.
Annem siyah önlüklerimizi giydirir, sırayla önüne oturtur, saçlarımızı tarardı.
Saçlarımızı taramak için içine su koyduğu bir bakır tası vardı.
Taraklar şimdiki gibi plastikten, fırçalar gibi değildi. Büyük, dikdörtgen, bir tarafı seyrek, bir tarafı sık dişli kemik taraklardı.
Tarağın seyrek tarafı suya batırılır, saçlarımız taranır; sonra sık tarafı suya batırılır, saçlarımız bir kez daha taranırdı.
Uzun saçlarımız belimize kadar uzanırdı.
Genellikle iki örgü örülürdü saçlarımız.
Örgünün ucunu annem beyaz iple bağlardı.
Çocukken derlerdi ki:
“Saç yarışa girer, beyazı geçmek için uzarmış.”
Belki biz de o yüzden saçlarımızın uzamasını beklerdik.
Saçlarımıza beyaz, ütülü kurdeleler takılır, önlüklerimizin ceplerine birer ütülü mendil konurdu.
Okulda el temizliği, tırnak ve mendil kontrolü yapılırdı.
1960’lı yılların başıydı.
O yıllarda şampuan yoktu, saç kremleri yoktu.
Haftada bir yeşil sabunla, beyaz sabunla banyo yapılırdı.
Evlerde akarsu yoktu.
Sokak çeşmesinden getirilen su, odun ocağında kazanlarda ısıtılır; kocaman bir leğende banyo yapılırdı.
Her evde düzenli banyo imkânı olmayabilirdi. Bu yüzden çocuklarda bit de olabilirdi.
Annem ise çok dikkatliydi.
Belki birinden bulaşmıştır diye saçlarımızı kemik tarağın sık tarafıyla bastırarak, sıyırarak tarardı.
Bizde hiç bit olmadı.
Annem çok titizdi.
Şimdi düşünüyorum da, annem sabahın o bitmeyen telaşı arasında saçlarımızı kısa kestirseydi, kendi işini biraz olsun kolaylaştırmış olurdu. Uzun saçın bakımı zordu. Her sabah saçlarımızı taramak, örmek, kurdelelerimizi takmak…
Ama canım annem, onca işin arasında kendi işini kolaylaştırmayı hiç düşünmemiş.
Bizi bir gün bile dağınık göndermedi.
Bir gün bile ütüsüz göndermedi.
Canım annem…
Önlüklerimizi kömür ütüsüyle ütüler, duvardaki beyaz kaneviçe işlemeli, dantelli elbise örtüsünün altına asardı.
Sabah olduğunda önlüklerimiz hazır olurdu.
Bizleri okula gönderirdi.
Sonra evin işleri…
Bağ, bahçe işleri…
Ahır…
Küçük çocukların bakımı…
Yemek…
Çamaşır…
Ve daha bitmek bilmeyen nice iş…
Okullar tam gündü.
Öğle yemeği için eve geldiğimizde soframız hazır olurdu.
Biz çocuklar, bütün bunların nasıl yetiştiğini düşünmezdik.
Sadece annemizin her zaman orada olduğunu bilirdik.
Şimdi düşünüyorum da…
O fedakâr analar, bizim göremediğimiz ne kadar büyük bir hayatı omuzlarında taşıyorlarmış.
Anaların bitmeyen seher telaşı, yalnızca bir evin işini yetiştirme telaşı değildi.
O telaşın içinde emek vardı.
Sabır vardı.
Sorumluluk vardı.
Ve şükür vardı.
Bugün köyden kente kadar her evde hayatımızı kolaylaştıran sayısız imkân var.
Tek bir tuşla evler ısınıyor.
Sular akıyor.
Çamaşırlar makinelerde yıkanıyor.
Bulaşıklar makinelerde yıkanıyor.
Hayatı kolaylaştıran bunca imkânın ortasındayız.
Ama ne hikmetse bir türlü memnun olamıyoruz.
Hep bir şikâyet…
Hep bir eksik…
Hep bir yetişememe telaşı…
Eskinin yokluk içindeki derin huzuru, yerini bugünün bolluk içindeki huzursuzluğuna bıraktı sanki.
Analarımızın çeşme başlarında soğuktan sızlayan elleriyle, gecenin karanlığında yaptıkları işlerle, karşılıksız sevgileriyle ördükleri o bereket bağını bugün teknolojinin rahatlığında kaybediyoruz.
Onlar yokluk içinde şükretmeyi biliyorlardı.
Biz bolluk içinde yetinmeyi unuttuk.
Onlar bir gün sonrasını düşünerek gece iş görür, sabahı olduğunda gönülleri rahat ederdi.
“Gece iş gören, gündüz sevinir.”
Ne kadar sade, ne kadar derin bir söz…
Çünkü o sözde yalnızca iş yapmak yoktur.
Emek vardır.
Sabır vardır.
Aile vardır.
Ve en önemlisi, şükür vardır.
Belki de asıl bereket, zahmetin içindeki o saf ve karşılıksız emekte gizliymiş.
Bugün geriye dönüp çocukluğumu düşündüğümde, annelerimizin ne kadar büyük bir hayat yaşadığını daha iyi anlıyorum.
Biz onların yorgunluğunu görmedik.
Çeşme başında üşüyen ellerini…
Gece karanlığında uykusundan vazgeçişlerini…
Gün doğmadan yaktıkları ocağı…
Kendi yorgunluklarını gizleyip bize hazırladıkları sıcak çorbayı…
Bilmiyorduk.
Biz sadece sabah uyanıyorduk.
Sobamız yanıyordu.
Saçlarımız taranmış oluyordu.
Siyah önlüklerimiz ütülüydü.
Beyaz kurdelelerimiz saçlarımızda…
Mendillerimiz ceplerimizde…
Ve annelerimiz, her zamanki gibi ayaktaydı.
Şimdi anlıyorum…
Bizim çocukluğumuzun huzuru, onların gecelerinden doğuyormuş.
Onlar gece iş görmüşler…
Biz de gündüz sevinmişiz.
Boşuna dememişler:
“CENNET ANALARIN AYAKLARI ALTINDADIR.”
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Nermin Yılmaz Akbalaban
GECE İŞ GÖREN GÜNDÜZ SEVİNİR
Eskilerin, yaşanmışlıklardan süzülüp gelen çok derin sözleri vardır.
“Gece iş gören, gündüz sevinir.”
Altmışlı yılların o zorlu ama bereketli günlerinde analarımızın hayat düsturu buydu işte.
Gün henüz yüzünü göstermeden, daha kuşlar bile uyanmadan kalkarlardı. Buz gibi sabahlarda ocağı tutuşturur, evin işine koyulurlardı. Herkes uykunun en derin yerindeyken, onlar gecenin karanlığını emekleriyle aydınlatırlardı.
Sabah olduğunda, ev halkı gözlerini açtığında her işin yoluna girmiş, düzen kurulmuş olurdu.
Kendi yorgunluklarını, gündüz sevdiklerinin yüzündeki huzurla unuturlardı.
Özellikle kış günlerinde…
Dışarıda lapa lapa kar yağarken sabah erkenden soba yakılırdı. Bizler, tek odada sobanın çıtırdayarak yanışına, demlikte kaynayan suyun o huzur veren hışırtısına uyanırdık.
Çay da çorba da çoktan hazırlanmış olurdu.
Bizim çocukluğumuzun unutamadığımız en tatlı hatıralarıdır bunlar.
Ama o cefakâr analar, o amansız kış kıyamette, soğuk evlerde, çeşme başlarında kim bilir nasıl üşürlerdi?
Belki bizim saçımızı sevgiyle tarayan, üzerimizi giydiren elleri soğuktan sızlıyordu da biz çocuk aklımızla fark edemiyorduk.
Çünkü bir gün bile şikâyet etmediler.
Bir gün bile, “Yoruldum.” demediler.
O yıllarda, bir Anadolu kasabası olan Balaban’ın o çetin kış günlerinde hayat erkenden başlardı. Sabah okula gitme saatine kadar ahırdaki hayvanların bakımı yapılır, hayvanlar sağılırdı.
Seher vaktinin serinliğinde tahta yayık yayılır; yoğurda su katılarak yağ çıkarılır, ayran yapılırdı.
Bahçeye, tarlaya gidecek erkeklerin sabah yemeği ve azığı hazırlanırdı.
Sokak çeşmesinden su taşınır, odun ocağında süt pişirilirdi.
Biz altı kardeştik. Üçümüz okula giderdik; üçümüz ise “kimi eşikte, kimi beşikte” misali daha küçüktü.
Evde okula giden üç çocuk vardı ama annemin işi yalnızca bizi okula hazırlamak değildi. Daha küçük üç kardeşimiz de evin içindeydi. Kimi emekliyor, kimi beşikte yatıyor, kimi annemizin peşinden ayrılmıyordu.
Bütün bu telaşın arasında annem yine de bizi okula hazırlardı.
Annem siyah önlüklerimizi giydirir, sırayla önüne oturtur, saçlarımızı tarardı.
Saçlarımızı taramak için içine su koyduğu bir bakır tası vardı.
Taraklar şimdiki gibi plastikten, fırçalar gibi değildi. Büyük, dikdörtgen, bir tarafı seyrek, bir tarafı sık dişli kemik taraklardı.
Tarağın seyrek tarafı suya batırılır, saçlarımız taranır; sonra sık tarafı suya batırılır, saçlarımız bir kez daha taranırdı.
Uzun saçlarımız belimize kadar uzanırdı.
Genellikle iki örgü örülürdü saçlarımız.
Örgünün ucunu annem beyaz iple bağlardı.
Çocukken derlerdi ki:
“Saç yarışa girer, beyazı geçmek için uzarmış.”
Belki biz de o yüzden saçlarımızın uzamasını beklerdik.
Saçlarımıza beyaz, ütülü kurdeleler takılır, önlüklerimizin ceplerine birer ütülü mendil konurdu.
Okulda el temizliği, tırnak ve mendil kontrolü yapılırdı.
1960’lı yılların başıydı.
O yıllarda şampuan yoktu, saç kremleri yoktu.
Haftada bir yeşil sabunla, beyaz sabunla banyo yapılırdı.
Evlerde akarsu yoktu.
Sokak çeşmesinden getirilen su, odun ocağında kazanlarda ısıtılır; kocaman bir leğende banyo yapılırdı.
Her evde düzenli banyo imkânı olmayabilirdi. Bu yüzden çocuklarda bit de olabilirdi.
Annem ise çok dikkatliydi.
Belki birinden bulaşmıştır diye saçlarımızı kemik tarağın sık tarafıyla bastırarak, sıyırarak tarardı.
Bizde hiç bit olmadı.
Annem çok titizdi.
Şimdi düşünüyorum da, annem sabahın o bitmeyen telaşı arasında saçlarımızı kısa kestirseydi, kendi işini biraz olsun kolaylaştırmış olurdu. Uzun saçın bakımı zordu. Her sabah saçlarımızı taramak, örmek, kurdelelerimizi takmak…
Ama canım annem, onca işin arasında kendi işini kolaylaştırmayı hiç düşünmemiş.
Bizi bir gün bile dağınık göndermedi.
Bir gün bile ütüsüz göndermedi.
Canım annem…
Önlüklerimizi kömür ütüsüyle ütüler, duvardaki beyaz kaneviçe işlemeli, dantelli elbise örtüsünün altına asardı.
Sabah olduğunda önlüklerimiz hazır olurdu.
Bizleri okula gönderirdi.
Sonra evin işleri…
Bağ, bahçe işleri…
Ahır…
Küçük çocukların bakımı…
Yemek…
Çamaşır…
Ve daha bitmek bilmeyen nice iş…
Okullar tam gündü.
Öğle yemeği için eve geldiğimizde soframız hazır olurdu.
Biz çocuklar, bütün bunların nasıl yetiştiğini düşünmezdik.
Sadece annemizin her zaman orada olduğunu bilirdik.
Şimdi düşünüyorum da…
O fedakâr analar, bizim göremediğimiz ne kadar büyük bir hayatı omuzlarında taşıyorlarmış.
Anaların bitmeyen seher telaşı, yalnızca bir evin işini yetiştirme telaşı değildi.
O telaşın içinde emek vardı.
Sabır vardı.
Sorumluluk vardı.
Ve şükür vardı.
Bugün köyden kente kadar her evde hayatımızı kolaylaştıran sayısız imkân var.
Tek bir tuşla evler ısınıyor.
Sular akıyor.
Çamaşırlar makinelerde yıkanıyor.
Bulaşıklar makinelerde yıkanıyor.
Hayatı kolaylaştıran bunca imkânın ortasındayız.
Ama ne hikmetse bir türlü memnun olamıyoruz.
Hep bir şikâyet…
Hep bir eksik…
Hep bir yetişememe telaşı…
Eskinin yokluk içindeki derin huzuru, yerini bugünün bolluk içindeki huzursuzluğuna bıraktı sanki.
Analarımızın çeşme başlarında soğuktan sızlayan elleriyle, gecenin karanlığında yaptıkları işlerle, karşılıksız sevgileriyle ördükleri o bereket bağını bugün teknolojinin rahatlığında kaybediyoruz.
Onlar yokluk içinde şükretmeyi biliyorlardı.
Biz bolluk içinde yetinmeyi unuttuk.
Onlar bir gün sonrasını düşünerek gece iş görür, sabahı olduğunda gönülleri rahat ederdi.
“Gece iş gören, gündüz sevinir.”
Ne kadar sade, ne kadar derin bir söz…
Çünkü o sözde yalnızca iş yapmak yoktur.
Emek vardır.
Sabır vardır.
Aile vardır.
Ve en önemlisi, şükür vardır.
Belki de asıl bereket, zahmetin içindeki o saf ve karşılıksız emekte gizliymiş.
Bugün geriye dönüp çocukluğumu düşündüğümde, annelerimizin ne kadar büyük bir hayat yaşadığını daha iyi anlıyorum.
Biz onların yorgunluğunu görmedik.
Çeşme başında üşüyen ellerini…
Gece karanlığında uykusundan vazgeçişlerini…
Gün doğmadan yaktıkları ocağı…
Kendi yorgunluklarını gizleyip bize hazırladıkları sıcak çorbayı…
Bilmiyorduk.
Biz sadece sabah uyanıyorduk.
Sobamız yanıyordu.
Saçlarımız taranmış oluyordu.
Siyah önlüklerimiz ütülüydü.
Beyaz kurdelelerimiz saçlarımızda…
Mendillerimiz ceplerimizde…
Ve annelerimiz, her zamanki gibi ayaktaydı.
Şimdi anlıyorum…
Bizim çocukluğumuzun huzuru, onların gecelerinden doğuyormuş.
Onlar gece iş görmüşler…
Biz de gündüz sevinmişiz.
Boşuna dememişler:
“CENNET ANALARIN AYAKLARI ALTINDADIR.”