Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

GERÇEK BİR DOSTUN ARDINDAN

Yazının Giriş Tarihi: 08.05.2026 12:56
Yazının Güncellenme Tarihi: 08.05.2026 12:58

Sevgili Dostum İbrahim Güngör’e

Seninle ortaokulu aynı sınıflarda okumuşuz ama birbirimizi tanımıyorduk. İlk önce sanat okulunda kesişti yollarımız. Birinci sınıfı okuduk aynı okulda, ikinci sınıfa geçerken ben parasız yatılıya geçtim, sen Almanya’ya gittin. Uzun bir süre görüşemedik. Tesadüf bu ya aynı üniversitenin sen elektrik, ben de inşaat bölümünü kazanmıştım. Üniversitedeki birinci yılımızın sonunda öğrenci olayları yine ayırdı yollarımızı. İkinci sınıfa geçerken ben okulumda kaldım sen de öğrenci olayları nedeniyle Ankara’ya gitmek zorunda bırakıldın.

Sene yetmiş dokuz olmalı… Soğuk bir sonbahar sabahının ayazıydı, yol kenarında gördüm seni. Kelhalil durağında, şehre gitmek için araba bekliyordun. Önce tanıyamadım, hayli gittikten sonra geldi aklım başıma. Geri geri gelerek arabama aldım. Yaklaşık bir saatlik yolculukta attık ebedi dostluğumuzun temelini.

Okullarımızı bitirip iş yaşamına atılmıştık. Ben devlet memurluğunu seçtim sen de kendi işinin patronu olmayı seçmiştin. Seksen üç yılının baharında yeniden kesişti yollarımız. Ben de sana özenerek dört buçuk yıllık kamu görevini bırakıp kendi işimin patronu olacaktım. İstifa edip müteahhitlik yapmayı düşündüğümü söyledim. Bir an bile tereddüt etmeden “Ortağımdan yeni ayrıldım, yeni bir ofis arıyorum, ayrı bir yer açıp masraf etmene gerek yok, birlikte açalım, ister birlikte iş alır yaparız, istersen de aynı ofiste ayrı ayrı çalışırız” dedin. Akılcı bulmuştum düşünceni. Hükümet binasının karşısındaki Kazancılar İşhanı’nın ikinci katında, yirmi metre kareyi bulmayan bir dükkân kiraladık. Kazancımız olacaktı. Masasını sandalyesini, halısını perdesini aldık. Dayadık döşedik, ihalelere girmeye başladık. Ben ihale işlemlerini yürütürken sen de finans işlemleriyle uğraşıyordun.

İkimizin de birer binek arabası vardı. Senin bir Dodge 600 kamyonun, benim de John Deere marka bir traktörüm vardı. Traktör benim değildi. Babamın traktörüydü ama ben kullanabiliyordum. O günün koşullarında iyi bir imkândı, bir kamyon, bir traktörle işe başladık. Beş ayrı köyde, beş okul inşaatı aldık aynı gün girdiğimiz bir toplu ihaleden. Büyük bir hevesle koşturuyor, kendi yağımızla kavrulmaya çalışıyorduk. Bu süreçte birbirimizi daha yakından tanımaya başlamıştık. Taahhüt ettiğimiz işleri sorunsuz teslim ettik. Fazla bir kazancımız olmasa da aramızda sağlam bir güven duygusu oluşmuştu. Her şey para değildi, karşılıklı güveni kâr sayıyorduk.

Almanya’daki Hasan ağabeyinin oğulları Orhan ve Burhan, küçük kardeşin Hüseyin’in oğlu Bülent büyümeye, senin büyük oğlun Bora da yeni yeni ayaklanmaya başlamıştı. “Bizim çocukların sünnet zamanı geldi, çocuklarımıza kirve olmanı istiyoruz” dediniz üç kardeş üçünüz birden. Bizim seninle kan bağımız yok ama seni kendimize yakın buluyoruz, seni akrabamız olarak görmek istiyoruz diyerek ailece onurlandırmıştınız beni. En büyüğünden en küçüğüne kadar yakından tanıdığım, saygı duyduğum ve sevdiğim insanların bana olan samimi duygularını geri çeviremezdim. Güzel bir sünnet düğünü yapmıştık.

O yıllarda yapı kooperatifçiliği yaygınlaşmaya başlamıştı. İyi bir altyapımız olmasına rağmen kooperatifçilik yapmaya beni ikna etmeye çalıştın ama bu defa başarılı olamadın. Kooperatif inşaatından para kazanmayı istemiyordum, ilkelerime ters geliyordı.

Farklı iş kollarında çalışmaktan öte bir sebebi olmamıştı ortaklıktan ayrılmamızın. Aynı mal varlığını paylaşmıştık ortaklıktan ayrılırken. Birbirimizden ne bir eksiğimiz vardı ne de fazlamız. İki damperli kamyonun kasasına sığacak kadar kereste, iki betoniyer, beş ya da on el arabası, bir o kadar da kazma kürek paylaşmıştık. Kamyon senin, traktör benimdi. Sen aynı işhanının ana caddeye bakan büyük bir ofisine o taşındın, bir alt kattaki küçük bir ofise de ben… İlişkimizi hiçbir surette bozmadık. Sadece ortaklıktan ayrılmıştık, dostluktan, arkadaşlıktan ayrılmamıştık.

Ara ara dostluğumuzu askıya aldığımız, uzaklaştığımız dönemler olmadı değil. Bu ayrılık dönemlerimizin iyi günlerinde olmasa da kötü günlerinde kol kanat germiştik birbirimize. Acılarımızı paylaşarak azaltıyorduk. Bizi uzun yıllar dost yapan tek şey beklentisizlikti, çünkü akçe karıştırmamıştık dostluğumuza. Ortak bir geleceği hayal edememiştik ama erdemli bir geçmişe ve sağlam temellere dayandırmıştık dostluğumuzu.

Gün geldi rollerimiz değişti. Yıllar içinde ben bir kurumda birim amiri oldum, sen benim birimimden ihaleler aldın. Aradan zaman geçti, ben senin şirketinde bir çalışan oldum. Bu denli keskin dönüşlerde bile dostluğumuzu çatırdatmamaya azami özen gösterdik.

Sosyal yaşamda canınızı yakan olaylarla karşılaşırsınız. Sizi üzen birinin gırtlağına basıp boğasınız gelir… Gücünüz yetmese de ağız dolusu küfür sallarsınız canınızı yakana. Yüzüne olmasa da arkasından. Bir insan bunu da mı yapamaz? Hayır… Yapamıyordun, sana kötülük edene suratını ekşitmekten başka bir şey yapmıyordun Kirvem… Tepkini ancak bu kadarlık bir mimikle dile getirebiliyordun. Çok zorlandığın anlarda bile birine karşı sesini yükseltmiyordun. Kibirden uzak, sade bir yaşamın vardı. Bir insan herhangi bir ortamda ayak ayaküstüne atıp kaykılarak oturmaz mı? Sen bunu da yapmıyordun, kendi evinde, ofisinde bile bir başkasının karşısında ayak ayaküstüne atıp oturmayacak kadar mütevazıydin.

Şubat ayının ilk günlerinde sana yazdığım ve yerini bilemediğim için sana ulaştıramadığım mektubumun bir bölümünde:

“Sevgili Dostum

“…”

“Hayat bu, kimin başına ne zaman neyin geleceğini hiçbirimiz bilemeyiz. Huzur içerisinde yaşamayı hak ettiğin bir yaşta böylesine bir talihsizlikle karşılaşmış olman kabul edilebilir bir durum değil. Bir doğal afet sonucu suç isnadıyla cezalandırılmış olsan da o olayda en küçük bir kusurunun ya da ihmalinin olmadığını, ufak çıkarların peşine düşmediğini seni yakından tanıyan bir dostun olarak çok iyi biliyorum. Çünkü sen, ihmalin kanser kadar tehlikeli bir hastalık olduğuna inanan ve bunu her fırsatta dillendiren bir insansın.

Koşullar gereği fiziken yanında olamamanın üzüntüsü içerisinde olduğumu ve her an seninle olduğumu bilmeni isterim. Hiçbir surette hak etmediğin bir cezayla karşı karşıya kalmanın yarattığı üzüntünü anlıyorum. Ancak, her şeye rağmen gücünü korumalı, soğukkanlı davranmalı ve sağlığına zarar verecek davranışlardan kaçınmalısın” demişim.

Sevgili Dostum, sağlığını ihmal ettin demeye de dilim varmıyor ama ne çare ki sağlığını ihmal etmişsin. Seni en son tedavi gördüğün hastanenin yoğun bakım ünitesinde uzaktan görebildim. Elini tutup bu söylediklerimi yüzüne söylemeyi çok istemiştim ama uyuyordun.

Doğanın yasası gereği hepimiz bir gün öleceğiz ama senin için o gün, bugün olmamalıydı.

Ne yazık ki geriye, ruhun şad, mekânın cennet olsun, huzur içinde ve ışıklarda uyu demekten başka söyleyecek bir sözüm kalmadı. 08 Mayıs 2026 (Ankara)

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.