Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

KİMİNİN PARASI, KİMİNİN DUASI, KİMİNİNDE KİRAZI..

Yazının Giriş Tarihi: 28.09.2026 09:20
Yazının Güncellenme Tarihi: 28.09.2026 09:21

Hastalar her zaman sağlık kuruluşlarına veya doktora gelemezler. Gelmek isteseler dahi bazen imkanları olmaz. Kimi zaman hastalığının ağırlığıyla yola dayanamaz, kimi zaman ise yollar el vermez, yolsuzluklar engel olur. Elbette insanlık hali; kimi zaman naz eder, kapris yapar ya da şımarıklık edip gelmez. Bazı kadınlar ise eşi gurbetteyken kaynanasının dırdırından, aile içi huzursuzluklardan, mahalle dedikodularından ve hatta çevredeki sapıkların tacizlerinden bunalmış; durumu dramatize ederek hastalığının arkasına sığınmış olabilir.

Sebebi ne olursa olsun.

O hastadır…

Rahatsızlığın mutlaka fiziksel olması gerekmez, ruhsal sorunlar da olabilir.

Hasta hastadır ve doktorun temel görevi, elindeki tüm imkanlarla onu tedavi etmektir. Bu inançla, bugüne kadar ne bir evde ne de bir köyde gelen muayene talebini geri çevirmedim.

Bir gün, yol şartlarının oldukça kötü olduğu bir köyde rahatsızlanan 96 yaşındaki bir kadın hastayı muayeneye götürmek üzere iki hanım yanıma geldi. O sırada ben de biraz hastaydım; ilk kez bir hastaya gitmek istemedim ve vazgeçsinler düşüncesiyle normalden fazla bir ücret talep ettim. Ancak kadınlar buna itiraz etmediler.

"Vereceğiz tabii, hastamız ölsün mü?"

dediler.

O an buzlar değil, içim eridi...

Vicdanım sızladı.

Utandım,

Kendi benliğimden utandım…

"Ben adamım, insanım, doktorum" derken nasıl aynaya bakacağım diye düşündüm.

Köyden binbir güçlükle gelip beni götürmek isteyen o kadınlardan utanç duydum.

"Öleceği varsa ben gelsem de ölür, haydi gidelim"

diyerek çantamı aldım ve hasta yakınlarının peşine düştüm. Bir Volkswagen minibüse bindik. Yeni bir araç olduğu için, o dönemin hurda ciplerine kıyasla konforlu bir yolculuk bekliyordum. Zira o yıllarda Ayancık'ta böyle bir minibüs pek bulunmazdı; gurbetçi kardeşlerimizden yeni alınmıştı. Yaklaşık 30 kilometrelik stabilize yolda sarsılarak giderken, minibüsün sürgülü kapısı defalarca yerinden kurtulup düştü. Şoför, muavinle şöyle konuştu:

"Ula Celal kapı düştü, şunu al da gel"

diyerek durdu. Celal, düşen kapıyı birkaç kez yerden alıp rayına oturttu. Fakat kapı bir türlü durmuyordu; yol engebeli olduğu için araç zıpladıkça kapı da fırlıyordu. Hatta bir seferinde dereden geçerken kapı suya düştü; Celal onu çıkarıp suyunu süzdükten ve üstüpülerle kuruladıktan sonra tekrar takabildi. Nihayetinde, sürekli düşen o kapıyı bir sicimle araca bağladık. Kapıdan giren rüzgar bizi üşütse de yaklaşık 1,5 saat yol aldık. Yol bittiğinde ise geri kalan mesafeyi yaya gideceğimiz, minibüsün biz dönene kadar kahvehanede bekleyeceği söylendi. Ana yoldan ayrılıp ormanlık alanda çamurlara bata çıka 1,5 saat daha yürüdük. Bir bahçe kapısının önüne vardığımızda ise yollar, doktorlar ve hastalıklar üzerine ağıtlar yükseliyordu. 96 yaşındaki kadın ana, çoktan bu dünyadan göçmüştü.

Ağlayan bazı kişileri sakinleştirmek için enjeksiyonlar yaptım, bazılarının tansiyonunu ölçtüm ve ardından dönüş yoluna geçtik.

Hava iyice kararmıştı. Sopaların ucuna gazyağına batırılmış çaputlar bağlanıp yakılarak meşaleler hazırlandı. Karanlık ormanda yol almak zorlaştı; birkaç kez kayıp çamura battım. Fakat ne sinirlendim ne de öfkelendim. Görevimi yapmış olmanın huzuruyla 2 saat sonra minibüsün beklediği kahvehaneye vardık. Beni götüren hasta yakınları, üzerinde anlaştığımız ücreti tam olarak ödemek istediler… Almadım…

Devletten maaş almayıp, geçimimi kendi emeğim ve bilgimle muayene ettiğim hastalardan sağladığım halde,

"BEN ÖLEN İNSANLAR İÇİN MUAYENE PARASI ALMAM"

dedim.

Helalleştik. Minibüse binip 1,5 saat sonra evime, eşime ve çocuklarıma kavuştum.

Sadece ben çaba sarf etmedim; hayat arkadaşım Özcan Aydıncak, hem sağ salim dönmem için dualar ederek beni endişeyle bekledi hem de çamurlar içindeki botlarımı ve elbiselerimi temizleyip ütüledi.

Sonrasında o köye defalarca muayene için gittim, o köyden birçok hasta da bana geldi…

Bir iki yıl sonra muayenehaneme, 3 kilogramlık bir godafada Napolyon kirazı ile iki hanım geldi. "Siz bizim annemizi muayene için köye getirmiştiniz, biz gidene kadar annem vefat etmişti ve siz ücret almamıştınız. İyiliğinizi ödememiz mümkün değil, azımızı çok görün, bu kirazları evinize götürüp yiyin" dediler.

Eve götürdüm. Uzun yıllardır kurtlanma endişesiyle kiraz yememiştim. Ancak bu sefer kurt falan demedim, doya doya yedim…

Bu kirazların bedeli çoook ağır oldu, çoook...

Bu kirazların bedeli PARA değil, İNSANLIKTI, İNSANLIK…

Dr-Hüseyin Aydıncak

NOT

GODAFA

Sepet

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.